Bu olayda kan beynime sıçramıştı, çünkü yaşamım konusunda hiçbir fikri olmayan kaba ve hayvanca görünen bir adamın, yaşamımı yargılamasını dinlemek zorunda kalmıştım.
Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin
anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.
İşte bu noktada varoluşçuluğun ana temasıyla karşı karşıya geliriz: Yaşamak acı çekmektir; yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktadır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın öngördüğü sorumluluğu üstlenmek zorundadır. Frankl, Nietzsche’nin şu sözünü anmayı çok seviyor: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir."
Geçmişte yarım kalan, ifade edilemeyen veya bastırılan duygu ve düşünceler bir döngü yaratır. Terk edilme, reddedilme, sevilmeme, değersizlik, öfke gibi duygular için çocukluk tramvaları tam olarak ifade edilemediğinde, kişinin kendisi ve önemli kişilerle olan ilişkilerinde geçmişi tekrar etme zorlantısı ile kendini gerçekleştirecek ortam ve ilişkiler yaratır. Geçmişte yarım kalan işler yüzünden kişi özgür ve yetişkin bir birey olarak şu anı yaşayamaz, yaptıkları ve hissettiklerinden dolayı başkalarını sorumlu tutar.
Sürekli kendini terk edecek erkeklere aşık olan "talihsiz" kadının, kendini aşağılayacak kadınları çekici bulan "zavallı" erkeğin, beşinci boşanmasını yaşayan "çaresiz" adamın öyküsünde olduğu gibi tüm bu örnekler, bilinçdışı olarak çatışma yüklü çocukluk deneyimlerini yeniden canlandırmaya çalışan ve bu deneyimlerle uzlaşma arayan amansız ve güçlü bir dinamik tarafından gerçekleştirilir.