Ayfer Tunç, uzun yıllardır kalemini sevdiğim, cümlelerinde hem kendimi hem başkalarını tanıdığım bir yazar.
Birbiriyle organik bağ kuran kısa hikâyelerden oluşsa da, kitap bütünlük duygusunu hiç kaybetmeden ilerliyor. Her hikâye, diğerine sessizce el veriyor; hepsi aynı acının başka bir tonunu taşıyor. Kırmızı, burada yalnızca bir renk değil; yakıcı bir yalnızlığın, içe gömülen utancın ve konuşulamayan suçların rengi.
İntihar teması, Tunç’un kaleminde yalnızca fiziksel bir son değil, ruhsal bir tükenişin ve kimlik çözülmesinin ifadesi olarak yer buluyor. Karakterler birer kurgu değil sanki; birer itiraf, birer gölge, bazen de okuyucunun kendisi. Yazarın dili ise yine tok, yine sarsıcı: Az kelimeyle çok şey söyleyen, kimi zaman tokat gibi inen, kimi zaman sessizce yanı başına oturan bir anlatım.
Kırmızı Azap, insanın iç labirentinde nasıl dolandığını anlatan, günahın, suskunluğun ve yüzleşmenin kıyısında gezinen katmanlı bir anlatı. Ve uzun zaman sonra Ayfer Tunç’un sesine yeniden kulak vermek, yalnız içilen bir kahveye eski bir dostun usulca eşlik etmesi gibi: Sessizlik bile tanıdık, hâlâ iyi geliyor.