Li-3 profil resmi
Li-3 kapak resmi
Rastafaryan bir abhaz
İzlandalı bir siyahi
Karadenizli bir kürt
Egeli bir bektaşi
Trakyalı bir çingene
Kübalı bir kızılbaş

Bir elinde kopuzu,
Eteğinde serili santuru.

Hepsinden öte zahiri bir suret,
Var mı bundan ziyadesine hacet?
Rastafaryan Papazı
20 kütüphaneci puanı
851 okur puanı
10 Eki 2017 tarihinde katıldı.
Rastafaryan bir abhaz
İzlandalı bir siyahi
Karadenizli bir kürt
Egeli bir bektaşi
Trakyalı bir çingene
Kübalı bir kızılbaş

Bir elinde kopuzu,
Eteğinde serili santuru.

Hepsinden öte zahiri bir suret,
Var mı bundan ziyadesine hacet?
Rastafaryan Papazı
20 kütüphaneci puanı
851 okur puanı
10 Eki 2017 tarihinde katıldı.
  • Li-3 paylaştı.
    Bu iletim, mütevelli heyeti Hercaiokumalar /Ayşe , İpek Kamuran , Erhan , Hakan S. , Li-3 'den mürekkep öykü dostlarıma ithaftır.


    Bana öyle gelir ki, bir kurmaca duygu panayırıdır. Olmalı. Hüzün olmalı. Mizah olmalı. Sevgi olmalı. Nefret. Hicran. Merak. Her şey tadında. Roman için kolaydır bu. Yerim dar diyemez. Peki ya öykü?
    Öykü zordur. Yeri dardır çünkü. Cortazar ne der? “Roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.”

    “Cinayeti Gördüm” öyküsünde yazarın, aklıma bunlar geldi. Anlatıcıyla oynadığı girişi okurken tam da. Nakavt etmek? Zor bu yahu. Ama amaç bu.

    Peki mizahın öyküdeki yeri? Ya amaçtır ya da hiciv. Amaç ve hiciv, ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ama. Amaç güldürmek olunca, işin kolayı diyeceğim de, güldürmek zor diyeceksiniz. Doğru. Güldürmek ayrı bir yetenek. Ancaaak, amaç güldürmek olursa, kalem yetenekli olsa bile pop olur ürün. Bu fukara öyle düşünüyor. Pop ürünün alıcısı çoktur zira. Hoştur ama boştur. Saman alevi dediğimiz cinsten. Pop, der, biter hemen.

    “Masumiyet” filmi Altın Portakalı aldı. Ama bakın izleyicisine, azdır. Devamını çeker Demirkubuz. “Kader” Der ki, “Masumiyet” filminden çıkardım senaryoyu. Yahu bu bile acayip bir şey! Daha bir bomba geliyor. Ve yapımcı arar garibim. Para yatıracak özel ya da tüzel varlıklar. Zar zor bulur. Yapılır film. Bana göre inanılmazdır. Sahne sahne aklımda. Replikleri bile ezberledim. Yapımcı iflas eder ama.

    Kaşkaval mı Kars gravyeri mi? Ankesörlü mü, yoksa sömenli mi?

    “Recep İvedik” bir de. Elemanın parası vardır bir önceki filmden. Olsun. Yine sıraya girer yapımcılar. Bankalar yarışırlar. Para bizden olsun diye. Filmin n+1’incisi çekilecektir. Çekilir. Ne olur? n+2’cisinin parası, bir de birkaç milyon atar cebe yönetmen.

    Bir sonraki adımda, Demirkubuz “Kıskanmak” filmine karar verir. Pop çekmem diye tutturmuştur bir defa. Senaryo Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanındandır. Birkaç sinema, hayır sever yapımcı hibe eder yine. Yine hüsran. Film bombadır ama seyredeni azdır. Çileli doğmuşum zaten ezelden, Hasrete alıştım, Ne gelir elden, diye yırtınır Demirkubuz ama pop hastası seyirci yine izlemez.

    Öyküde mizah, hicivle olsun dedik ya, nasıl ve ne demektir bu? Hiciv güldürür, en azından gülümsetir. Çarpıklığı gözümüze sokar. Asıl amacı eleştiridir. Mesela Çarli Çaplin. Açın izleyin Şehir Işıkları’nı, gülmezseniz para yok. Ama amacı nedir, bir düşünün. Tek değildir. Mizah, sevgi, nefret, hicran…Ve estetik. Çünkü sanattır derdi.

    Sanat her şeyimizdir. Anlıyor musunuz bunu? Her şeyimiz. Her şeyimiz arkadaşlar. Zaten elimizde ne kaldı ki? İnsanoğlu, affedersiniz, bok böceğinden daha aşağılık bir mahluk. Anlamak da zor kötüyü. Karmaşık. Maskeleri o kadar çok ki insanların ve ilk kendini kandırır aynada. Kendini kandırmış biri için diğerleri basit bir hikâyedir.

    Bugünlerimizde varsa eğer gururlanacağımız bir şeyler, EMPATİ diyorum ben buna, işte bize bunu getiren pop dışı sanattır. Pop sanatı hepten mi boşla malıyız? Elbette hayır. Hakikisini de unutmadan ama.

    Madem konumuz edebiyat, o öyle bir şey ki, önce kalemleri sonra kalpleri yumuşatır. Çünkü, empati üretir edebiyat. Bulaşıcıdır ha! Umarım tüm eş dost, herkese bulaşır.

    Empati hastalığına yakalanasınız inşallah.
  • Li-3 paylaştı.
    108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Li-3 paylaştı.
    92 syf.
    Ölüm
    bir ipte sallanan bir ölü.
    Bu ölüme bir türlü
    razı olmuyor gönlüm.
    Fakat
    emin ol ki sevgili;
    zavallı bir çingenenin
    kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
    geçirecekse eğer
    ipi boğazıma,
    mavi gözlerimde korkuyu görmek için
    boşuna bakacaklar
    Nazım'a!

    https://youtu.be/ATxRhKHVX7k

    Bir insanın ölümü hakkında hüküm vermek, bir başka insanın veya insan grubunun imtiyazında mıdır? Böyle olması doğru mudur peki?

    Hiç düşündünüz mü, babanızın bir cellat olduğunu? Akşamları elinde öldürdüğü insanların zerreleri ile gelip başınızı okşadığını, belki de size dayak attığını, ya da annenize, ya da kardeşinize. Hiç düşündünüz mü, idamdan kazanılan para ile annenizin size yemekler yaptığını, elbiseler diktiğini. Hiç düşündünüz mü üzerinizdeki her şeyin ölülerin sayesinde, insanları asarak kazanılan para ile var olduğunu?

    BU NOKTADAN SONRA SIPOYLIR VARDIR!!!

    Çingene Abdurrahman, hayata bilmem kaç sıfır geriden başlamış. Bir kere bu topraklarda Çingene olarak doğmuş ve yaşadığı dönem ise darbelerin darbe olup halkın yüzünde patladığı bir devir. Üstelik çoğu çingene gibi yoksul, çelimsiz, eğitimsiz ve oldukça esmer. Hırsızlık yüzünden hapse düşmüş. Zengin olma hayali ile giriştikleri bu işte yakayı kaptıran Abdurrahman, hapse girer girmez “hoş geldin” dayağı ile oluk oluk kan içinde kapaklanmış yere. Herkes onunla alay etmiş, ayak işlerinde kullanmış; tıpkı dışarıda olduğu gibi ona bakan tiksinmiş yanık benzinden ötürü. Çingene demek, ÖTEKİ demek, piç demek çoğu zaman. Toplumdan dışlanmış insan demek. Ama koğuşta bir idamlık var ki adı Halil, onu bu zulümden kurtarmış, kol kanat germiş. Aralarında sağlam bir dostluk kurulmuş. “Asılacak adama para gerekmez, al bunları” diye bir kese para vermiş Abdurrahman’a. Bir de nasihat etmiş “Hayatta ne olursa olsun elini kana bulama, kimsenin canını alma”. Abdurrahman onu dinlemiş, çıkınca bir ayakkabıcı tezgahı çatmış geçimini sağlamış. Yaşlı anası ile kalıyormuş.

    Gecelerden bir gece, kapısı çalınmış polislerce. “Seni çağırıyorlar” demişler ve karakola götürmüşler. Bir kabahat işlediğini sanan Abdurrahman, komiserin ona çay söyleyip sigara ikram etmesiyle afallamış. Yanan sigara dumanında bir hinlik olduğunu nereden bilsin? “Sana işimiz düştü Abdurrahman, senden başkasına güvenmem” demiş baş komiser. “Devlet görevi, gizli, kimseye demeyeceksin, sana inanıyoruz, işin ucunda iyi para da var”. Bu görev, daha doğrusu teklif: para karşılığı cellat olmak. Korkudan ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez Abdurrahman. Parası da yoktur ve alacağı para baş komiserin aylığından bile fazladır. Hem de çok fazla. “Sadece tekme atacaksın oğlum, ipi bile gardiyanlar geçirecek”. Bir tekmeye o kadar para he? Bir tekmeye bir can ha? Baskı yapmışlar Abdurrahman’a. Düşünmek istemiş. Evinde geçirdiği bir kaç gün cehennem azabı gibiymiş. NE yapacak şimdi? Üstelik sabıkalı olduğu için iş de bulamazken, baş komiser ona “sabıkasını silme” sözü vermiş. Müthiş bir ikilemde kalan Abdurrahman’ın kapısı bir gece yarısı tekrar çalınmış. Doğru cezaevine, infaz var.

    Eli ayağı titreyen Abdurrahman, müdürün odasında pazarlığa başlamış. Yapmak istemediği halde yapılan psikolojik baskılara dayanamayıp kabul etmiş. “Başında kukuleta olacak, seni tanımayacaklar bile” demişler ve başına geçirmiş o ölümün elçisi kukuletayı. Korkak adımlarla avluya çıkmış. Darağacında hazır bekleyen kişi, onun can dostu olan Halil. Yapamam demiş geri kaçmış, yakalamışlar. İstemeye istemeye karşısına geçmiş. Biliyormuş artık, geri dönüşü yok. Göz göze gelmiş Halil ile. Kendisini tanıdığını sanıp apar topar tekme atmış iskemleye. Halil’in canını almış. Avluda bulunan insanlar ölüm sessizliğine gömülmüş. Gidip parasını almış doğru meyhaneye, attığı tekmeyi unutmak için. İçmiş içmiş ama zerre sarhoş olmamış. Can alma diye nasihatte bulunan dostunun canını almış Çingene Abdurrahman.

    Sabah olmuş, hala içiyormuş. Polisler gelip onu almış, çünkü yine infaz var. Artık değişmeye başlamış Abdurrahman. Daha fazla para istemiş, sıkı pazarlığa girmiş. Adamı asmış parasını almış, yine meyhane yine sabaha kadar içki. Artık kendinde beliren gücü ve pişmanlığı onu bambaşka bir Abdurrahman yapmış. Önceden yüzüne dahi bakılmayan bir çingene olan adam, artık ölümü cebinde taşıyan bir ölüm meleği oluvermiş. Aldığı parayı da iki gün içinde İzmir’de ezerek tam takır kuru bakır dönmüş.

    Aradan zaman geçmiş, yine gecenin bir vakti kapısı çalınmış. İnfaz var. Gitmiş, pazarlık yapmış, kukuletayı geçirmiş ve tekmeyi basmış. Ancak tekmeyi tabureye savurmasıyla beraber Abdurrahman’ın son iki haftadır altüst olan sinirleri boşalmış ve taburenin havada dönerek uçması bu esnada da mahkumun oracıkta boynunun kırılarak ölmesi Abdurrahman’a çok komik gelmiş. Kontrolsüzce kahkahalarla gülmeye başlamış. Avluda ölüye kesmiş bir sessizlik, herkesin yüzünde bir korku. Olanlara dayanamayan yaşlı gardiyanın Abdurrahman’a attığı tokat bölmüş geceyi. Daha sonra parayı alıp eve gitmiş. Annesi bu paraların nereden geldiğini sorunca da yaptığı işi anlatmış. Annesi önce korkmuş ama para tatlı, sonra “vatana hizmet” adı altında yapılan bu işe saygı duymuş. Hatta kendi elleriyle kolalı bir kukuleta dikmiş, oğlunu tanımasın idamlıklar diye.

    ilerleyen günlere 3 kişiyi peş peşe asan Abdurrahman artık bu işte ustalaşmış. Aldığı para yine eriyip gitmiş. Bir daha da onu ne arayan olmuş ne soran.

    Bir gün meyhanede bir adam yerde ölü bulunmuş. Üzerinde birazcık para, birkaç filtresiz sigara ve kimlik: Abdurrahman B.

    Üzerini örtmüşler gazete ile. Daha sonra kimsesi olmadığı için belediye bir çukura gömmüş. Çünkü hiç bir sağ yakını kalmamış o zaman.

    Peki Abdurrahman’ın ölümü böyle mi olmalıydı? Bunun sorumlusu o muydu? Bu onun seçimi miydi?

    ----------------------------------------------------

    Biraz araştırma neticesinde öğrendiklerim:

    Cellatlar ekseri çingene ve hırvatlardan seçilirmiş. Osmanlı döneminde ise cellat olmanın şartları arasında sağır ve dilsiz olmak varmış. Dilleri kesilirmiş işe alınan insanların. Öldükleri zaman ardında ne bir iz kalırmış ne de bir seda. Mezarlarının yerleri bile bilinmezmiş çoğu zaman. Çünkü üzerlerinde bir şey yazmazmış ve ayrı bir yere, halktan uzaklara gömülürlermiş.

    İstanbul’da iki yerde cellat mezarlığı olduğu bilinmektedir, Haldun Hürel.”İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” adlı eserinde bunlardan birinin, Edirnekapı’dan Ayvansaraya inen kara surlarının Eğrikapı civarında olduğunu yazar. Diğer bir cellat mezarlığı da Eyüp’te, mezarlıklar arasından dar bir yokuşla çıkılan, Fransız yazar Pierre Loti’nin bir müddet yaşadığı, evin önünden gidilerek çıkılan, Karyağdı bayırında, Karyağdıbaba tekkesinin biraz ilerisindedir.

    Siz de İstanbul’da mezarlıklarda isimsiz bir taş görürseniz, orada dilsiz ve sağır bir cellat yatıyor olabilir.

    Kellesi koltukta gezmek deyimi nereden geliyor? Osmanlı döneminde kellesi uçurulan insan müslüman ise, bedeni sırt üstü yatırılır ve kellesi koltuğunun altına konurmuş. Müslüman olmayanlarda ise, beden yüz üstü yatırılır ve kellesi kıçlarının üzerine konurmuş. Bu durum hasebiyle üst düzey görevliler arasında “kelle koltukta gezmek” deyimi sıkça kullanılmış.

    3. Mehmed de 19 kardeşini bu sağır dilsiz cellatların ellerine bırakmıştır.

    Topkapı sarayı önünde bulunan bir çeşme var ki ona cellat çeşmesi veya siyaset çeşmesi denirmiş. Yani mahkumların kelleleri kesilince, kelle teşhir edilir, cellatlar ise aletlerindeki ve ellerindeki kanları yıkarlarmış burada.

    TC’de infazlar sabaha karşı, mahkumun haberi olmadan hatta yatağından alınarak yapılırmış. Hapishanedeki herkesten olabildiğince gizlenirmiş infaz vakti. Avluya bakan pencereler ise seyran yeri olurmuş.

    Kitaba gelelim. Edebi olarak vasatın biraz üstü ama zaten edebi kaygı ile yazılan bir şey değil. Anıların öyküleştirilmesi. Beni çok değişik duygulara sürükleyen bu öyküye binaen ben de öykü yazmıştım bundan aylar evvel.

    Gece gece içinizi kararttım affola. Bu kitabı okumak isteyen “hala” varsa kolaylıklar dilerim. Zira gece uyutmayan cinsten bir öykü. Herkeslere güzel günler, keyifli okumalar.
  • Anneniz size hiç, adam asarken yüzünüz görünmesin diye kukuleta dikti mi?

    Cellatlık karşılığı aldığınız parayı anneniz hiç çar çur etme dedi mi?

    Sizi ölümden kurtaran dostunuzu kendi elinizle astınız mı hiç?

    Kalbiniz bunlara yenik düştü mü hiç, bir izbe meyhane köşesinde?

    Naaşınızı belediye kaldırıp gömdü mü leş gömer gibi?

    Siz hiç insan öldürmenin pazarlığını yaptınız mı?

    Tüm cevaplar Bir Celladın Anıları 'nda.
  • Abdurrahman Afyon sokaklarında hep sarhoş gezdi. Astığı son üç kişiden Süleyman K. 'nın sözleri hep kulaklarındaydı: "sen kitapsızsın..."
Rastafaryan bir abhaz
İzlandalı bir siyahi
Karadenizli bir kürt
Egeli bir bektaşi
Trakyalı bir çingene
Kübalı bir kızılbaş

Bir elinde kopuzu,
Eteğinde serili santuru.

Hepsinden öte zahiri bir suret,
Var mı bundan ziyadesine hacet?
Rastafaryan Papazı
20 kütüphaneci puanı
851 okur puanı
10 Eki 2017 tarihinde katıldı.
2019
5/5
100%
5 kitap
1.491 sayfa
2 inceleme
34 alıntı
En çok okuyanlar'da 3525. sırada.