Öte yandan Türkiye, bir NATO üyesi olarak istihbarat faaliyetlerini, Sovyetler'in nükleer programı ve uranyum üretimine de yöneltmeye başlamıştı. Fakat 1950'lerin ortalarına kadar bu istihbarat çalışmaları çok da verimli sonuçlar vermedi. Sovyetler'in uranyum üretimine dair ellerinde bilgi olmadığını belirten 1955 tarihli bir askeri bir istihbarat raporu adeta bu durumun itirafı gibidir. 1950'lerin ortalarından sonra ise Bulgaristan muhacirlerinin arasından devşirilen Türk casusları, MAH'ın Bulgaristan'da yaptığı faaliyetlere büyük katkı sağlayacak ve uranyum üretimi konusunda çok gizli ve kritik bilgileri Ankara'ya getireceklerdi. MAH, özellikle Bulgaristan'daki uranyum üretimini hedef alıyordu. Bu noktada şunu da belirtmekte fayda var ki 1946 yılında çıkan McMahon yasası, her ne kadar Amerika ve İngiltere'nin nükleer enerji alanındaki işbirliğini kısıtlasa da MI6 ve CIA arasında, Sovyetler'in nükleer programına yönelik etkili bir istihbarat işbirliği hâlen sürüyordu. Özellikle 15 Temmuz 1955 tarihinden itibaren, Sovyet nükleer programını hedef alan Amerika ile İngiltere arasındaki işbirliği, istihbarat faaliyetlerinin etkisini artırmıştı. Bu operasyonlarda en önemli önceliklerden biri, Doğu Almanya'nın Saksonya bölgesindeki uranyum madenlerinin üretim seviyelerini takip etmekti. Nitekim ortak bir CIA-MI6 operasyonuyla 1950 yılında bu madenlere sızılabilmişti. Ankara da benzer bir operasyon düzenleyerek, Batılı ülkelere faydalı bir müttefik olduğunu göstermeyi planlıyordu. MAH, özellikle Buhovo bölgesindeki uranyum madenlerine sızmayı başardı ve bu madenlerin Sovyetler'e gidiş rotasını ortaya çıkardı. MAH bu istihbaratı CIA ile de paylaşarak önemli bir istihbarat ortağı olduğunu gösterme fırsatı buldu.