din kitapları ilk insandan söz eder. ademden. bunu kabul edebilirim. ve kaburgasından türemiş havva'yı anlatırlar. bunu da kabul edebilirim. mucizeler dinlerin ana motorlarıdır ne de olsa. ancak üreyerek çocuk yapmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını kabul edemem. bir an için bütün bunların doğru olduğunu düşünsek bile ortaya şöyle bir tablo çıkar: ilk insan adem ve havva ve onların çocukları normal insanlardı. ancak torunlar pek de öyle olamazlar. akrqba evliliğinin ürünü olan torunlar normallikten anormalliğe geçmeye başlamışlardı. ve kuşaklar boyunca sürerek bugüne kadar geldi söz konusu çoğalma. anormallik katılaştı ve normal olarak algılanmaya başladı. kardeşler arası ilişkilerden meydana gelen çocukların yarattıkları kuşak sakat olarak dünyada yaşamaya başladı. ve bugün düşündüğümüzde, ilk insanın belki de altı parmaklı, dört kollu, üç bacaklı olduğunu söyleyebiliriz...
karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup yayılıyor.
akhielleus onunla göz göze gelmek için bakışlarını kaldırıyor. briseis korksa da geri çekilmiyor. "hektor seni öldürür umarım." akhielleus'un nefesi boğazında hışırdıyor. "aynı şeyi ben de umut etmiyor muyum sanıyorsun?"
beni öldüremez. öldürmemeli. beni öldürürse akhielleus onu sağ bırakmaz. oysa hektor yaşamalı, hep yaşamalı, asla ölmemeli, kemikleri derisinin altında akarsuyun içindeki gevşek taşlar gibi kayacak kadar pörsüdüğünde bile ölmemeli. hektor yaşamalı çünkü onun hayatı, diye düşünüyorum otların üstünde geri geri sürünürken, onun hayatı akhielleus'un kanının akmaya başlamasını engelleyen son su bendi.
onu seyrederken, mızrağım unutulmuş gitmiş bir şekilde toprakta yatıyordu. ölümlerin çirkinliğini, etrafa saçılan beyinleri, daha sonra saçlarımdan ve cildimden yıkayarak akıtacağım uçuşan kemik parçalarını artık fark bile etmiyordum. tek gördüğüm akhilleus'un güzelliği, şarkı söyleyen kolları ve bacakları, ayaklarının atik adımlarıydı.