Bir şeyi anlayabilmek, biraz da kendi katkını gerektirir. Her şeyi beceren bir arkadaşın eğer bunun için hiçbir çaba harcamış değilse, çok da hayranlık duymazsın ona.
Bir padişah ki budalaca kuruntu yüzünden , yirminci yüzyılda;
İstanbul’a elektrik sokmaz. Telefon getirtmez. Askere manevra fişeği ile de ateş talimi yaptırmaz. Donanmayı, eğer denize açılırsa, toplarını Yıldız’a çevirip vurabilir diye, ön köprü ile bağlı Haliç’te çürütür. Bir padişah ki okullarda edebiyat dersi okutmaz. Kuru övme dışında tarih dersi verdirmez. Aşk şiirini ve romanını bile yasak eder. Kendi adıdır diye bir sabah uyanıp bütün kısa “a”lı Hamidleri uzun “a”lı Hâmid ’e ve veliahtmın adıdır diye bütün Reşad adlarını Neşet’e değiştirtir. Otuz üç yıl böyle bir padişahın hükmü altında çöküp giden memlekette 1965’te onu “ulu hakan” diye ananları deneme tavşanı gibi kullanılmak üzere akıl hastanesine yollamaz da ne yaparsınız?
Mustafa Kemal zafere kadar dişini sıktı. İzmir’de bize:
— Yunanlıları denize döktük. Şimdi asıl düşman üzerine yürüyeceğiz, diyordu.
Kara kuvvetti bu düşman!
Aynı gün bir medrese softası da Ankara’da Millet Meclisi’nde kendine zafer müjdesi veren rahmetli Muhiddin Baha’ya:
— Yunanlılardan kurtulduk. Bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?