•Bu kitaba biraz korkarak başladım sanırım… Çünkü bazı hikâyeler daha ilk sayfadan insanın içine yerleşeceğini hissettiriyor. Ama bir baktım, sayfalar akıp gitmiş; ben ise Midyat’ın taş sokaklarında, yıllardır dinmeyen kırgınlıkların, susulmuş cümlelerin ve yarım kalmış sevdaların arasında kaybolmuşum…
•Firuze benim için sadece bir aşk hikâyesi olmadı. İçinde aile, ihanet, kader, sırlar, geçmişin yükü ve insanın kendi kalbiyle verdiği savaş vardı. Ama en çok da ayakta kalmanın hikâyesiydi.
•Firuze… Seni okurken en çok etkilendiğim şey güçlü görünmen değildi aslında. Çünkü güçlü karakter çok okuyoruz. Ama senin kırılarak güçlü kalman başka bir şeydi. Omuzlarına yüklenen onca şeye rağmen yürümeye devam etmen, bazen yanlış kararlar vermen, bazen yorulman ama yine de yeniden ayağa kalkman… Bunu çok sevdim. İnsan bazı karakterleri kusursuz oldukları için değil, gerçek hissettirdikleri için unutamıyor. Firuze de benim için öyleydi. Bazı yerlerde durup “Biraz da kendini seç…” demek istedim. Çünkü ailesi için verdiği mücadele, her şeyi kendi içinde taşıması ve buna rağmen dimdik durmaya çalışması gerçekten etkileyiciydi. Yıkılsa bile yeniden ayağa kalkması, duygularını bastırırken bile yoluna devam etmesi beni çok etkiledi.
•Ve şimdi gelelim benim asıl zayıf noktama… Ezra Saruhan. Ben bu adama biraz fazla düştüm galiba… Çünkü Ezra öyle büyük sözlerle değil, sevmeyi yaşayış biçimiyle etkiliyor. Onun sevgisi bağırmıyor; bekliyor, taşıyor, susuyor ama hiç eksilmiyor. Bir insanın birini yıllarca aynı yerden, aynı içtenlikle sevebilmesi beni gerçekten mahvetti. Her sahnesinde “Tamam, artık daha fazla sevemem.” dedim; sonra "iki gözüm" dedi ve yine bittim.
•Ezra’nın Firuze’ye bakışında öyle sakin ama derin bir sevda vardı ki… Bazı karakterler vardır; sadece sevmez, sevdiği