Size yeni favori ve başucu kitabım olan “Kendine Ait Bir Oda” ile geldim. Kitaptan o kadar etkilendim ki eminim buraya ne yazarsam yazayım düşüncelerimi ve hislerimi sizlere istediğim kadar aktaramayacağım. Bu kadar etkilenmemin sebeplerinden biri de maalesef ki son zamanlarda patlama yapan “kadın cinayetleri, psikolojik ya da fiziksel şiddet ve tacizleri” ve bunun getirisi olan, kitabın da üzerinde düşünmemizi sağladığı hakkını arama, başkaldırma, kendini ezdirmeme güdüleri. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve kesinlikle son olmayacak. Hatta abartı olur mu bilmiyorum ama henüz yalnızca bir kitabıyla tanışmış olmama rağmen şimdiden en sevdiğim yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Feminizm ve feminizm edebiyatının ikonu olan Virginia Woolf, bu kitabına ağzından birtakım gerçeklerle karışmış yalanlar akacağını ve bu gerçeklerin dikkate değer olup olmadığını okuyucunun belirleyeceğini söyleyerek başlıyor. Kitabın ilk 5-10 sayfasını “adapte olma süreci” olarak adlandırabiliriz. Başkarakteri yine onun ağzından dökülen satırlarla tanıyoruz. Kitap bir sohbet havasında başlıyor ve karakterimiz sık sık “kadının yazın dünyasındaki ve toplum içerisindeki yeri” ile ilgili düşüncelerini açıklayarak örneklerle, alıntılarla bu açıklamalarını pekiştiriyor. O “çok değerli, saygın, bilgin, donanımlı” fakat kadını resmen düşman gibi gören, başını ezmeye çalışan, hakir gören zihni dolu yüreği boş sanatçıların, düşünürlerin, profesörlerin bir güzel kulağını çınlatıyor. Aklındaki sorulara cevaplar arıyor. Bu sorulara cevap bulma ümidiyle çıktığı düşünsel gezintide okuru da yanında sürüklüyor. Kitabımız ince bile olsa bana göre bir çırpıda okunulabilecek bir eser değil. Zaten bir çırpıda okumamalı da. Sindire sindire, anlaya anlaya, üzerinde notlar alarak, altını çizerek okumalı. Eğer bir