Selamlar, hürmetler efenim!
Bir yolculuğumun sonunda tekrardan sizlerleyim. Bu yolculuğumda Uzun İhsan Efendi ile birlikteydim. Uzun İhsan Efendi bana birtakım şeyler anlattı ben de yolculuğumuz boyunca anladıklarımı, keşfettiklerimi, görüp öğrendiklerimi dilimin döndüğü kadarıyla sizlere aktaracağım :)
İhsan Efendi’yle puslu bir atlasın ortalarında İstanbul’da buluştuk. Bir baktım ki ne göreyim, yiğitler, papazlar, rahipler, yeniçeriler, padişahlar, ayı yerine tercih edilen maymunlar, tünel kazanlar, kerpetenle diş sökenler havada uçuşuyor. Anlayacağınız ortalık yangın yeri.
Bizim Uzun İhsan Efendi de Dünya’yı keşfediyor fakat yattığı yerden, ruhunun karış karış gezdiği yerlere bedeninin ayak basmasına ne lüzum vardı? Uzun İhsanın bir de dayısı var Arap İhsan. Harbi delikanlı adam cesur, delişmen, gözü pek. Bünyamin de Uzun İhsan’ın oğlu. Başından geçmedik olay kalmadı garibin, hepsi de rüyalara konu edinilecek türden. Cefayı, zulmü, zorlukları hep heybesinde gezdirdi. Hele Alibaz yok mu Alibaz tam ele avuca sığmayacak türden, ufak tefek bir şey ama zehir zehir... Benim aklımda kalanlar bunlar, bir o kadar daha var. Bir de İhsan Efendi diyor ki, Descartes yanılıyor düşünüyorum o halde varım değil, ben düşünüyorsam siz varsınız...
İhsan Oktay Anar’ı ilk kitabı olan Puslu Kıtalar Atlası ile tanıma fırsatım oldu. Zannımca geç bir tanışma oldu. Puslu Kıtalar Atlası ustalıkla kaleme alınmış, nitelikle bir eser. Okurken olayların sonu nereye bağlanacak diye bir merak içerisindeydim açıkçası. İstanbul’a ayak basmamış bir insan Puslu Kıtalar Atlası ile İstanbul’a derin bir yolculuğa çıkıyor. Tarihi bir kitap söylemlerinin yanı sıra bana göre fantastik bir kitap. İçerisinde minik minik bir sürü olayı ele aldığından dolayı hepsini akılda tutmak mümkün değil. Kitabın ilk