"Şeriat düşmanlarının kendilerini Müslüman gösterip halkı yanlarına çekmek için uydurduğu "Türkçe ezan" gibi dayatmalar, en güçlü oldukları devirde reddedildi. "Allah uludur." diye cenaze kıldıran din yobazı, buna senin gücün hiç yetmez! İslam yenilenmez, insan İSLAMLA yenilenir." Dr. İhsan Şenocak
Gündem
Hititler: Bozkır kökenli olmayan bir Hint-Avrupa halkı mı, yoksa genetik Anadolu paradoksunu nasıl çözecek? Hititler, insanlığın dilsel tarih öncesi döneminde eşsiz bir yere sahiptir. En eski yazılı kayıtlar olan Hattuşa çivi yazısı tabletleri (MÖ 1650 civarı) ile kanıtlanan dilleri, Hint-Avrupa ailesinin bir kolunun ikinci milenyumda Orta Anadolu'da yerleştiğini göstermektedir. Ancak, bu popülasyonların antik DNA'sı nihayet dizilendiğinde, çarpıcı bir anormallik ortaya çıktı: Hitit dönemi bireyleri de dahil olmak üzere Bronz Çağı Anadolulular, Kuzey Avrupalılardan Hint-Aryanlara kadar diğer tüm Hint-Avrupa popülasyonlarını karakterize eden bozkır atalarının (Doğu avcı-toplayıcı veya EHG sinyali) neredeyse hiçbir izini taşımıyordu. Hint-Avrupa dili konuşan ancak bozkırın genetik işaretinden yoksun bir halk: Bu, uzun zamandır Hint-Avrupa kökenlerinin bozkır teorisine karşı en ciddi itiraz olarak kabul edilen Anadolu paradoksudur. Bu makale, Global25'te bu paradoksu doğrudan rakamlarla belgeliyor ve ardından üç araştırma dalgasının (Damgaard 2018, Lazaridis'in Güney Yayının 2022'si ve Hint-Avrupalıların kökeni üzerine 2025'te yayınlanacak önemli makale) bunu sadece doğrulamakla kalmayıp nasıl çözdüğünü gösteriyor. Anahtar tek bir cümlede özetlenebilir: Hititler Yamnaya'dan değil, bozkırın güneyinde bulunan ve EHG bileşeninin bozkır soyuna aşılanmasından önce ayrılan daha eski bir ortak atadan gelmektedir. Bozkır sinyalinin yokluğu teoride bir kusur değildir: bu, Hint-Avrupa ağacının en eski dalının tam işaretidir. Anahtar Noktalar Hititler (kendilerine Nesa şehrinden sonra Nesili adını vermişlerdir) yazılı olarak belgelenen ilk Hint-Avrupa nüfusudur. İmparatorlukları, yaklaşık MÖ 1650 ile 1180 yılları arasında Hattuşa'dan (günümüz Boğazkale'si) Orta Anadolu'ya hakim
Reklam
Türk halk müziği ve opera sanatçısı Ruhi Su'ya, romatizma şikayetiyle başvurduğu hastanede 1978 yılında kemik iliği kanseri teşhisi konuldu. Teşhisin ardından ameliyat edilmesine rağmen hastalığının ilerleyen dönemlerinde, 12 Eylül dönemi cuntası tarafından pasaport verilmediği için yurt dışındaki kritik tedavi imkanlarından uzun süre mahrum bırakıldı. Sanatçı, bu süreçlerin gölgesinde 20 Eylül 1985'te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ruhi Su’nun yaşadığı bu süreç, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin ve 12 Eylül askeri darbe döneminin en acı verici, vicdanları yaralayan sayfalarından biridir. Ruhi Su'nun hastalık dönemi ve sonrasında yaşananlar, dönemin baskıcı ikliminin insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer. Sağlık durumu kritikleştiğinde, yurt dışındaki tedavi imkanlarına ulaşabilmesi için gerekli olan pasaport başvuruları dönemin sıkıyönetim komutanlığı ve cuntası tarafından defalarca reddedildi. Sanatçının tedavi edilebilmesi için hem yurt içinde hem de yurt dışında (uluslararası sanat çevreleri ve aydınlar tarafından) büyük imza kampanyaları düzenlendi. Yoğun baskılar sonucunda, hastalığın en son aşamalarında Almanya'ya gitmesi için çok kısıtlı ve çok geç bir izin çıktı; ancak bu sembolik izin ne yazık ki ilerleyen kanserin tedavisinde etkili olamadı. 20 Eylül 1985'teki vefatının ardından düzenlenen cenaze töreni, 12 Eylül askeri darbesinden sonra kitlelerin katıldığı ilk büyük ve sessiz protestolardan biri haline geldi. Ruhi Su, sadece bir halk müziği derleyicisi ve yorumcusu değil; kurduğu Dostlar Korosu ve yetiştirdiği öğrencilerle müziği toplumsal hafızaya kazıyan bir çınardır. Sadece güçlü bas bariton sesiyle değil, Anadolu’nun kadim türkülerini modern ve polifonik (çok sesli) bir anlayışla yeniden üreten duruşuyla
1000Kitap
AKILLI POLİTİKALARLA GENÇLERİN KORUNMASI
YAPILAN BİR ARAŞTIRMA, EKONOMİK SEBEPLER VE GELECEK ENDİŞESİNİN GENÇLER ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİ ORTAYA KOYDU. AKILLI POLİTİKALARLA GENÇLERİN KORUNMASI İSTENDİ. YANLIŞ ADIMLAR GENÇLERİ KÜSTÜRDÜ MAK Danışmanlık’ın gerçekleştirdiği araştırmada, gençlerin yüzde 77,9’u siyasî partilerin gençlerin dertlerine çözüm üretemediğini düşündüğünü belirtti. Araştırmanın dikkat çeken başlıklarından biri ise gençlerin yurt dışına bakışı oldu. Gençlerin yüzde 64’ü imkân olsa yurt dışına gitmeyi düşündüğünü beyan etti. "KÖTÜLÜK AĞLARI" TUZAĞA DÜŞÜRÜYOR Gelişmeler üzerine değerlendirme yapan Prof. Dr. Hilmi Demir, "Gördüğünüz tablo, hem dünyada hem Türkiye'deki dijital radikalleşmeyi hızlandırıcı ağlardan oluşuyor. Uluslararası bir ağ var, bir kötülük ağı var, bu kötülük ağının içerisinde dünyada hiç yoksa 4-5 milyon çocuk var" şeklinde konuştu. *** Gençleri nasıl koruyacağız? TBMM’de konuşan milletvekilleri gençlerin işsizlik, yalnızlık, bağımlılık, gelecek kaygısı ve liyakat problemlerinin araştırılmasını istedi. İYİ Parti Afyonkarahisar Milletvekili Hakan Şeref Olgun, “Bu bir kriz değil artık kalıcı bir çöküştür.” dedi. __Mersin Milletvekili Mehmet Emin Ekmen ve 19 milletvekili tarafından; Türkiye’de genç nüfusun azalması, nüfusun yaşlanması, ekonomik güvencesizlik, eğitimden istihdama geçişte yaşanan yapısal sıkıntılar, gençlerin adalet ve liyakat algısındaki zayıflama, dijital ve madde bağımlılığı başta olmak üzere, gençliği etkileyen sosyal riskler, evlilik ve aile kurma imkânlarının daralmasıyla gençlerin ülkede gelecek inşa etme kapasitesinin bütüncül biçimde araştırılması amacıyla TBM Başkanlığına verdiği araştırma önergelerinin görüşmelerinde, gençlerin problemleri sıralanırken, önerge AKP ve MHP’nin oylarıyla
Makale|Yazı
Müslümanlığın Entelektüel İntiharı
♻️Robert Reilly’in Müslüman Bilincin Kapanışı kitabı, abartıya kaçmadan söylemek gerekirse etkileyici bir çalışma. Reilly, muhtemelen güçlü bir Katolik mü’min ama işini ciddiyetle yapmaktadır. Bu da bizlere, ciddi entelektüel çalışmalar karşısında duyulması gereken mahcubiyeti yeniden hatırlatmaktadır. İmam Gazâlî (1058–1111) belki de İslam tarihinin en etkili doktrinerlerinden ve kelamcılarından biridir. “İhyâ” adlı eserinde matematik ve tıp gibi bilimlerin ancak zaman zaman gerekli olabileceğini, bunların daha çok bu dünyaya ait ihtiyaçlarla sınırlı kaldığını belirtirken; “fıkıh”ın, yani şeriatın, hem dünya hem ahiret açısından yaşamsal önem taşıdığını vurguluyordu. Gazâlî’ye göre insan, yaratılışına ve doğasına uygun davranırsa zaten fıkha ihtiyaç kalmazdı. Ancak insanın hem kendisine hem de başkalarına zarar verme potansiyeli olduğu için, onu iki cihanda koruyacak kurallar bütünü olarak fıkıh zorunluydu. Bu nedenle fıkıh, insanlık ve din açısından vazgeçilmez bir düzen kurucuydu. Ancak Gazâlî’den sonra bugün İslam toplumlarının, doğrudan şeriatın korumayı amaçladığı can, mal, nesil ve akıl ilkeleri bakımından hazırlanan uluslararası İslamilik endekslerinde en dip sıralarda yer alması düşündürücüdür. Artık fıkıh, “Din, güzel ahlaktır” hadisinin işaret ettiği evrensel vicdan ve ahlak üretme kapasitesini de büyük ölçüde ümmet genelinde kaybetmiş görünmektedir. Eş‘arîlik ve Bilincin Kapanışı __“Hakem olayı” sırasında Hz. Ali’yi siyasal manevrayla zor durumda bırakan Muaviye’nin hakemi Ebû Musa el-Eş‘arî idi. Bu süreç, İslam dünyasında onarılamaz sonuçlar doğuracak Şii–Sünni ayrışmasının önemli kırılma noktalarından da biri oldu. İlginç olan ise daha sonra gelen ve akrabası sayılabilecek Ebû’l Hasan el-Eş‘arî’nin kurduğu Eş‘arî kelamının, sebep-sonuç
Makale|Yazı
Şiddeti doğal gören insana ( Kabil'e), şiddete karşı şiddetsizlik öneren yüce bir erdem önerildi. Erdem abidesi insan (Habil), doğaüstü/ ilahi olanın insan türüne ilk tanıtılışı idi ve reddedildi.
Reklam
Reklam