Yahya Kemal'in, Tanpınar'ın, Ahmed Vefik Paşa'nın kabirlerini ziyaret maksadıyla gittiğimiz Aşiyan mezarlığında bizi girişte solda kabirleriyle karşılıyor, iki Beyatlı ve bir Tanpınar. Hocalarının evinin gölgesinde, Tevfik Fikret'in yahut Rumeli Hisarı'nın surların himayesinde lakin muhakkak ki en mühimiyle şehitlikten akın eden nurla kabirleri sekinet buluyor. Bir devrin battığı yerde verdikleri mücadelelerle isimlerini yıllar sonrasına taşıyanlar, yaşadıkları vakitte 'sükut suikastine' uğrayanlar, ağabeylerinden 'rind'lik görmeyenler, Âsaflar, yolun kenarından selâm bekleyen Selçuklar, Sultanahmet'te binlerce insanın önünde iken şimdi onlarla beraber olan Şükûfe Nihaller... oradalar. Toprağın altında.
Toprağın altındalar ancak toprağın üstü de çiçeklerle, sarmaşıklarla ya da Tanpınar'ın üslubuyla; baharın cilvesinde cûşa gelen Dionysos ayini sunan renklenmelerden mahrum bir kabir. Halbuki Tanpınar değil miydi ki Gülnuş Emetullah Sultan'ın halkla, halkın ıslandığı yağmurla dahi iç içe oluşunu bize hatırlatan? Hani o Yahya Kemal değil miydi ki Malazgirt'ten bu yana ecdâdın kutsiyelerini günümüzde yaşatan? Kabirleri nasıl olacaktı ya?
Vefatından evvel Hafız'ın kabrindeki gülü anımsayışı sadece şiirini teneffüs edenlere hoş gelmemiş, Şair de kabrinde yazmasını istemişti. Yazdılar da, üç yıl sonra, yanına başka mezarlıklar kazılırken, üstündeki toprak boğaza akarken. Üç yılda neyi mi aklettiler? 'mezarın üzerine bir taş yığını koymayı'(!)
Fotoğraflarda Yahya Kemal'in kabrinin üstünde bir taş yığını görünce şaşırmıştım, gidince tekrar şaştım. Yağmurlu bir gün fakat rahmetin ilk tecelligahı soğuk bir mermer. Talebesi nisbeten daha nasipli ki küçük taşların arasından sızan, hayatında kelimeleri nasıl seçerek kullanıyorsa adeta ölümünden sonra da her damla suyu süzgecinden