I’m producing too many stories at once because what I want is for you to feel, around the story, a saturation of other stories that I could tell and maybe will tell or who knows may already have told on some other occasion, a space full of stories that perhaps is simply my lifetime, where you can move in all directions, as in space, always finding stories that cannot be told until other stories are told first, and so, setting out from any moment or place, you encounter always the same density of material to be told.
Stoner ilkgençliğinde, aşkı, insanın eğer şanslıysa erişebileceği mutlak bir varoluş biçimi olarak düşünürdü; olgunluğa erdiğinde, aşkın, insanın oyalayıcı bir inançsızlık, hafiften tanıdık bir küçümseme ve mahcubiyet verici bir özlemle bakması gereken sahte bir dinin cenneti olduğu sonucuna varmıştı. Şimdi artık orta yaşında, aşkın ne bir lütuf ne de bir yanılsama olduğunu anlamaya başlıyordu; aşkı insanca bir dönüşüm olarak, her gün ve her dakika irade, zeka ve yürekle keşfedilen ve yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu.
Yaşamımda gerçekleşen,
Harika bir şeysin sen.
Ama yaşamaya devam edebilecek miyim
Böyle bir başına?
Yalnız mı kalacağım hep, gerçekten de?
Yalnızım diye yazsam bu bir yalan olur
Ya olmaz mı acaba?
Ah, iyiyim ben böyle bir başına.
İyi de seninle buluşmasam da olur mu ki?
Ben gerçekten de
Buluşmayacağıma pişman olur muyum acaba?
Kimseye benzemeyen kendi çocuğumla
Seni hiç bilmesem
İyi olur muyum acaba?