hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
hani sen iyiydin
halden anlardın
hani sen git demeyecektin bana
ve ben her şeye rağmen gelecektim
içimde bir umut
ellerimde olgun meyvalar
dünya nimetleri
gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
ama ne sen gel dedin
ne de ben gelebildim her şeye rağmen
aşkımız ayrılıklarla başladı
deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
sonra bir çaresizlikti zifir
akıntıya kapılmış gemiler gibiydik
bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
aldığını geri vermez dalgalara
görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
alevden bir tasta eridi günler
bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk
gözleri yorgun. gözleri insancıl. gözleri dalgın. duyguları uzaklarda. sevişip ölüm sessizliğine gömülmek ister gibi. ölüm sessizliği çok genç buldu onu. karı koca olamadık. gerçek dost da olamadık. bir kitapta okumuş, bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. bir konserde dinlemiş gibiyim. severek anımsanan bir kitap gibi bile değil. paris'in select kahvesinde başlayan, şişli'nin bir özel sinir kliniğinde turuncu çiçeklerle biten beraberliğimizi. uzun yaşamın bir küçük kesiti. dünyasındaki insanlardan biriydim. onunla birlikte hiçbir şeyim ölmedi. insan ölümünü kendi kendine öldürüyor.