âbiri sebîl

âbiri sebîl
@revzen
Hz. Ömer şöyle diyor: "Eğer şu üç şey olmasaydı ölüp Allah Teâlâ'ya kavuşmayı arzu ederdim: Birincisi Allah için cihada çıkıp yolculuk yapmak; ikincisi secde ederek alnımı O'nun için toprağa koymak; üçüncüsü ise hurmanın güzelini seçtikleri gibi sözün güzelini de seçmeye çalışan bir kavim içerisinde bulunmaktır."
VI. Bölüm: Cihad (Cilt:1)
Din
Reklam
Ebu Reyhame şöyle anlatıyor: Bir gazvede Peygamber'le beraberdik. Bir gece yüksek bir yere vardık. Şiddetli bir soğuğa yakalandık. Hatta baktım ki kişilerin bazısı bir çukur eşiyor, içine giriyor ve zırhını üzerine örtüyordu. Hz. Peygamber bunu gördüğü zaman "Bu gece bizi koruyacak, nöbet tutacak kim vardır? Ona, faziletine nail olacak bir dua yapacağım!" buyurdu. Ensardan bir kişi kalkarak "Ben ya Rasûlellah!" dedi. Hz. Peygamber "Sen kimsin?" dedi. O adam "Ben filanım" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah "Yaklaş!" dedi. Sahabi peygambere yaklaştı. Peygamber onun elbisesinin bir yerinden tuttuktan sonra dua etmeye başladı. Rasûlullah'ın duasını işittiğimde "Ben de nöbet tutacağım ya Rasûlellah!"dedim. Bana "Sen kimsin?" diye sordu. "Ben Ebu Reyhane'yim" dedim. Hz. Peygamber bana da dua etti. Fakat arkadaşıma ettiği dua kadar değildi. Sonra Hz. Peygamber "Allah yolunda uykusuz kalan bir gözü cehennem ateşi yakmaz" buyurdu. (144).
III. Bölüm: Allah Yolunda Güçlüklere Katlanma (Cilt:1)
Din
İlmi elde etmek ve onu aktarmak için büyük mücadele gerekir. Bu mücadeleyi kazanmak için de ilmi sevmek ve Allah rızası için talep etmek lazımdır. Eski âlimlerin ilim için çıktıkları yolculuklar, uzun yıllar evinden ailesinden ayrı kalmaları, yiyecek ve giyinecek şeyleri bulmakta çektikleri sıkıntılar ve diğer birçok kıssaya baktığımız zaman, eski âlimlerin hiç de kolay yetişmediğini anlıyoruz. Şimdilerde ilmin ve âlimin kıymeti yok gibidir. Bu durum kıyamet alametlerindendir, ancak bizler var oldukça, ilmi canlandırıp sünneti seniyyeyi ihya etmeliyiz ki yarın ahirette yüzümüz ak olsun, hesabımız kolay olsun.
Din
Dırâr b. Damre el-Kinanî, Muaviye'nin huzuruna girdi. Muaviye Dırâr'a 'Bana Ali'nin özelliklerini anlat' dedi. Dırâr 'Ey müminlerin emiri! Beni mazur görünüz' deyince, Muaviye 'Hayır, mutlaka anlatacaksın' dedi. Dırâr 'Mutlaka onu anlatmam gerekirse, o emin, hedefi uzak, kuvvetli bir kimseydi. Hakkı söylerdi, adaletle hükmederdi. İlim onun her tarafından akardı. Hikmet onun her yanından konuşurdu. Dünyadan ürker, dünyanın ahmaklığından kaçardı. Geceye ve karanlığa ünsiyet verirdi. Allah'a yemin ederim, o çokça ağlardı. Çok ve uzun düşünürdü. Elini evirip çeviriyor, kendi nefsine hitab ediyordu. Basit yemekler, kısa (ucuz) elbiseleri severdi. Allah'a yemin ederim ki o içimizden biri gibi değildi. Ona gittiğimizde bizi kendisine yaklaştırır, sorduğumuz sorulara cevap verirdi. O bize, biz ona yakın olmamıza rağmen heybetinden onunla konuşamazdık. Eğer gülerse ipe geçirilmiş inciler gibi olan dişleri görünürdü. Din ehlini tazim ederdi, fakirleri severdi. Kuvvetli bir kimse bâtılında onun kendisine yardım edeceği ümidine kapılmazdı. Zayıf bir kimse de onun adaletinden ümitsiz olmazdı. Allah'ı şahid tutarım ki, onu bazı yerlerde gördüm, gece karanlığı çökmüş, yıldızlar derinliklere çakılmış olduğu halde, mihrabında mübarek sakalını tutmuş, yılanın soktuğu bir kimse gibi kıvranıyordu. Hazin bir kimsenin ağlaması gibi ağlıyordu. Sanki onu şu anda dinliyorum ve 'Rabbim! Rabbim' sesleri kulağımdan gitmiyor. O Allah'a yalvarıyor ve sonra dünyaya hitaben şöyle diyordu: "Beni mi aldatmak istiyorsun? Beni mi göze aldın? Heyhat, heyhat! Git, başkasını aldat. Seni üç talakla boşadım. Ömrün kısadır. Meclisin hakir, kıymetsizdir. Tehliken kolayca gelir. Ah, ah, azık azdır. Sefer uzak, yol vahşet içerisindedir!" Bu sözleri dinleyen Muaviye'nin gözyaşları sakalının üzerine dökülmeye
I. Bölüm: Allah'a ve Rasûlüne Davet (Cilt:1)
Din
Hz. Ali, Ensar'ın faziletlerinden bahsederken şöyle dedi: "Ensarı sevmeyen mümin değildir! Onların haklarını bilmeyen mümin değildir. Allah'a yemin ederim ki onlar, at yavrusunun itina ile beslenildiği gibi kılıçlarıyla, dilleriyle ve cömertlikleriyle İslâm'ı yücelttiler. Hz. Peygamber hac mevsimlerinde çıkıp Arap kabilelerini Allah'ın dinine davet ediyordu. Onlardan hiçbiri Hz. Peygamber'e 'evet' demedi ve onun davetini kabul etmedi. O Mecenne, Ukkaz panayırlarında, Mina'da kabilelerin bulundukları yerlere gidiyor, onlarla yüzyüze geliyordu. Bunu her sene tekrarlıyordu. Hatta bazı kabileler kendisine şöyle diyordu: "Artık bizden ümidini kesecek vakit gelmedi mi?" Bu da Hz. Peygamber'in onlara çokça giderek "Beni koruyunuz ki Allah'ın dinini tebliğ edeyim" demesinden ileri geliyordu. Bu durum Ensar'dan bir kabilenin Allah'ın iradesine mazhar olmasına kadar devam etti. Hz. Peygamber Ensar'a İslâm'ı arzetti. Onlar kabul ettiler ve bu hususta süratle hareket ettiler, Hz. Peygamber'i bağırlarına bastılar, yardım ettiler ve sıkıntılarını gidermeye çalıştılar. Allah onlara hayırlı mükâfatlar versin! Biz onların memleketine vardık. Onlarla beraber evlerinde kaldık. Onlar bizi misafir etmek için bazan kavga bile ederlerdi. Hatta bizim için kura bile çekiyorlardı. Öyle ki daha sonraları biz onların mallarında tasarruf etmek hususunda onlardan daha yetkili kılındık. Bundan dolayı da hiç rahatsız olmadılar. Sonra nefislerini peygamberlerinin uğruna feda ettiler. Salât ve selâm Hz. Peygamber'le beraber onların üzerine olsun! (118). 118. İbn Hacer, Feth'ul-Barî, VII/156; Hâkim, Beyhakî; Ebu Nuaym, Delâil, (Hasen bir senedle İbn Abbas'tan, o da Hz. Ali'den)
I. Bölüm: Allah'a ve Rasûlüne Davet (Cilt:1)
Din
Reklam