Lisans döneminde üniversitenin kütüphanesinden bir kare: Rafların arasındayım, Sadık Hidayet'in "Kör Baykuş" kitabı elimde. Muhtemelen sosyal medyada görüp merak etmiştim kitabı, okumak istemiştim. İç sayfalarına göz gezdirirken bir cümleye denk geldim: "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar." Kitabı kapattım, aldığım rafa geri koydum, çünkü bu denli açık şekilde yarayı bağıran bir kitabı okuyabilecek gücü görmüyordum kendimde.
Seneler geçse de bazı şeyler değişmiyor. Yanılmıyorsam geçtiğimiz aydı, kitapçıda yeni çıkanlara bakarken "Annem Öldü Mü" isminde bir kitap gördüm. Elime aldım. Anahtar kelimeler: yara, anne, aile, yara, yara. Alsam mı almasam mı tereddütünü yaşadım biraz. Nihayetinde kitabı yerine bıraktım.
İnsanın kaçışları bir yere kadar. Eylemlerimizin, karşılaşmalarımızın bilincine varamadığımız bir sevk edicisi var gibi geliyor bana. İnsan bilinçli tercihleri ile istediği kadar kaçmaya çalışsın, olacak olan oluyor. Zamanı gelmişse eğer, yüzleşmen gerekenden, yaşaman gerekenden kaçamıyorsun.
Yine bir tavsiye ile okumaya başlamıştım "Miras"ı. "Annem Öldü Mü" kitabının yazarına ait olduğunu ancak kitabı bitirirken öğrendim. Bu bilgiye en başta sahip olsaydım okur muydum bilmiyorum.
Samimi, dürüst ve cesur. Sığınak olamayan bir aile, üstü açık kalmış bir çocuk. Geçmiş değişemez, iz silinemez ama yarayı sürekli kanırtmak ya da o yaraya merhem sürmek arasında bir tercih yapılabilir. Kitaptaki aile, yarayı inkar ediyor. Bir anlatı uğruna. Anlatı: Güvenli bir ev, çocuklarını seven ebeveynler, anne babasına düşkün çocuklar. Sahici benliğin anlatı uğruna fedası sahteliği doğuruyor. Sahtelik üzerine bina edilmiş, yıkılmaya hazır yapay bir ev işte. Bergljot ise utanç yüklü olsa da sahici olanın tarafında