"Annemin ölümü niye beni bu kadar derinden sarstı? Evden çıktığım günden bu yana, ancak birkaç kez, gönül atılışları uyandırmıştı bende. [...] Genellikle, onu düşündüğümde, aldırışsızlık duyardım içimde. Bununla birlikte uykularımda -babamın ancak pek seyrek, o da, beni etkilemeyecek biçimde, düşüme girmesine karşılık- sık sık en önemli yeri tutardı: Sartre'la karışıp aynı insan haline gelirdi; birlikte mutlu olurduk. Sonra da düşüm karabasana dönüşürdü: Niye yeniden onunla birlikte oturuyordum? Boyunduruğu altına nasıl girmiştim yeniden? Eski ilişkimiz, çifte yüzüyle, hem sevilen hem tiksinilen bir bağımlılık haliyle, içimde yaşamasını sürdürüyordu demek. Annemin geçirdiği kaza, hastalığı, ölümü, şimdilerde ilişkilerimizi düzenleyen göreneği altüst edince, bu eski ilişki bütün gücüyle dirildi. Bu dünyadan göçüp gidenlerin ardından zaman yok olur; ayrıca, yaşım ilerlediği ölçüde geçmişim de, büzülüp küçülüyor. On yaşlarımın 'sevgili anneciğim'i, yeni yetmeliğimi baskısı altında ezen, düşmanca davranan kadından ayırt edilecek gibi değil artık; yaşlı annemin ardından ağladığım zaman, bunların her ikisine de ağlamış oldum. Artık sineye çektiğimi sandığım başarısızlığımızın üzüntüsü yeniden geldi, yüreğime yerleşti. Aynı yıllardan kalma resimlerimize bakıyorum. Ben on sekiz yaşındayım, o kırkına merdiven dayamış. [...] İkisine de acıyorum; kendime, o kadar genç olduğum, dünyayı anlamadığım için; ona da, geleceği kapanmış, hiçbir zaman hiçbir şey anlamamış olduğu için... Ne var ki, hiçbirine herhangi bir öğüt vermeye kalkışmazdım. Annemin, -beni mutsuz kılmasına kendisini mahkûm eden, ona da bu yüzden acı çektiren,- çocukluk mutsuzluklarını yok etmek elimden gelmezdi. Annem, ömrümün birçok yılını ağıladı; ama ben de, -isteyerek olmasa da,- ona bir o kadarını ettim."