Adam Fawer’ın Olasılıksız kitabını bitirdiğimde zihnimde uyanan ilk his, devasa bir lunapark treninden inmişim gibiydi. Kitap, daha ilk sayfalardan itibaren okuyucuyu istatistiksel bir kaosun içine fırlatıyor ve Laplace’ın Şeytanı gibi büyüleyici bir kavramı hikayenin merkezine koyarak merak duygusunu sürekli diri tutuyor. Ancak kitabı bir bütün olarak değerlendirdiğimde, bazı noktaların beklediğimden çok daha yüzeysel kaldığını ve yazarın neden bu kadar abartıldığını anlamakta güçlük çektiğimi söylemem gerekiyor.
Açıkçası, Adam Fawer’ın neden bu kadar büyük bir fenomene dönüştüğünü ve "dahi yazar" muamelesi gördüğünü pek çözebilmiş değilim. Kitabın sürükleyiciliği inkar edilemez bir gerçek; olasılık hesapları ve kuantum fiziği gibi ağır konuları bir aksiyon filmi temposunda sunması başlangıçta etkileyici geliyor. Fakat bu durum, kitabın edebi bir değerden ziyade ticari bir başarı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bir noktadan sonra olaylar o kadar fazla tesadüfe ve ana karakterin mucizevi kurtuluşlarına bağlanıyor ki, kitabın adı olan "Olasılıksız" durumu, mantık sınırlarını zorlayan bir "imkansızlığa" dönüşüyor. Bu da kurgunun zekice kurgulanmış bir matematiksel denklemden ziyade, yazarın işine gelince kullandığı bir "sihirbazlık değneği" gibi hissettirmesine yol açıyor.
Karakter derinliği açısından baktığımda ise ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. David Caine ilginç bir figür gibi başlasa da, çevresindeki karakterlerin çoğu sadece olay örgüsünü ilerletmek için orada bulunan figüranlar gibi duruyor. Kötü adamların motivasyonları o kadar klişe ki, insan ister istemez bu kadar göklere çıkarılan bir eserde daha özgün bir çatışma bekliyor. Fawer’ın bu kadar "aşırı övülmesi" bence okuyucudaki merak duygusunun yanlış yönlendirilmesinden kaynaklanıyor; çünkü derinlemesine