Kitap; yazarın sürgündeki ilk yıllarında geldiği kente bakışı, orada hissettiklerini anlatmasıyla başlıyor. Sonrasında daha çok çocukluk yıllarındaki anılarını anlatıyor. Anlatım tekniği olarak Robert Pinget'nin bir romanında, cinayet olayının sorgulanmasında kullandığı soruşturma yöntemini kullandığını belirtiyor, yazar.
Yazar, 1979'da İsveç'e yerleştikten bir yıl sonra vatandaşlıktan çıkarılmış ve Türkiye'ye ancak 1989 yılında dönebilmiş. Belki de bu zorunlu gidiş nedeniyle yerleştiği kuzey ülkesindeki izlenimleri, hisleri genelde duyduklarımdan hayli farklı. Örneğin kuzey ülkelerinin yaz mevsimine hep imrenmişimdir, o "beyaz geceler"i hep çok güzel hayal etmişimdir ama yazar bundan yakınıyor, geceyi özlüyordu. Bunun yanında iklimden duyduğu rahatsızlıktan yakınıyor, güneşi özlediğinden de bahsediyordu, insanların yalnızlığına değiniyordu arada hatta insanların yokluğuna.. İstanbul'da, İzmir'de geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarının ardından birçok yönden ona soğuk ve insansız gelen bu kentin sokaklarında çizdiği yürüyüş yollarını anlatıyor.
Çocukluğunun ve gençliğinin anılarını anlatırken dönemin yaşam tarzına, insanların yaşayışına da tanık oluyorsunuz. Birden fazla yerde geçen olaylar o dönemlerde farklı yerlerin farklı özelliklerini de görmemizi sağlıyor. Ancak yine de anlatının baş unsuru yazarın düşünceleri ve hissettikleri olarak kalıyor.
Okuması keyifli, anlatımı yoğun bir kitaptı ama bazı bölümlerde başladığınız cümle ara sözle kesilip ara söz içinde açılan parantezle ayrı bir açıklamaya geçiyor sonra cümleye devam ettiğinizde başını kaçırdığınız hissini yaratıyor. En azından ben çoğu cümleye başlayıp açıklamaları bitirince başa dönmek ve bu kez açıklamaları atlayarak yeniden okumak durumunda kaldım. Bir bölümde sıkça kullanılan bu labirentli