Mevsimler gelip geçmişti; Kabil'de cumhurbaşkanları yemin etmiş, öldürülmüştü; bir imparatorluk çökmüştü;
eski savaşlar sona ermiş, yenileri çıkmıştı. Ama Meryem doğru dürüst ayrımsamamış, neredeyse hiç
umursamamıştı. Bütün bu yılları, zihninin tenha bir köşesinde geçirmişti. Kuru, çorak bir arazide; arzulamanın ve dövünmenin uzağında, hayallerin ve hayal kırıklıklarının ötesinde. Orada, geleceğin hiçbir önemi yoktu. Geçmişse yalnızca tek bir dersi içeriyordu: Sevgi, insana zarar veren bir hatadır; işbirlikçisi, yani umutsa tehlikeli bir yanılsama.
"Sıra sana da gelecek, biliyorsun," dedi Meryem ellerini bir bezle kurularken. "Hem de yakında. Ona bir kız verdin çünkü. Gördüğün gibi, senin günahın benimkinden bile büyük; daha da bağışlanmaz."