Bazen, evdeki işlerini bitirince yatağa, annesinin yanına sokulurdu. Kollarıyla beline sarılır, parmaklarını onunkilere geçirir, yüzünü onun saçına gömerdi. Anne kıpırdanır, bir şeyler mırıldanırdı. Sonra, kaçınılmaz olarak, oğullarıyla ilgili bir öykü anlatmaya başlardı.
...
" Şimdi, ikisi de şehit düştü; oğullarım şehit oldu."
Leyla kıpırdamadan yatar, dinlerdi; keşke Anne onun, Leyla'nın şehit olmadığını, hâlâ yaşadığını, yanında olduğunu, umutları, bir geleceği olduğunu fark etseydi. Ama Leyla kendi geleceğinin, ağabeylerinin geçmişiyle boy ölçüşemeyeceğini biliyordu. Yaşarken kızı gölgede bırakmışlardı. Ölümleriyle de yeryüzünden tamamen silmişlerdi.
Oğlanların, dostluklara da güneşe davrandıkları gibi davrandığını anlamaya başlamıştı: varlığını tartışılmaz, mutlak kabul etmek; parlaklığının tadını çıkarmak
ama üzerinde kafa yormamak.
Bence tam bir saçmalık -hem de çok tehlikeli bir saçmalık- bütün bu ben Taciğim, sen Peştunsun, şu Hazara, bu Özbek lafları. Hepimiz Afganız, önemli olan tek şey de bu. Ama bir grup ötekine bu kadar uzun süre tahakküm ederse hor görmeler, aşağılamalar başlar. Rekabet, Husumet... Daima böyle olmuştur.