Gazze’den Halep’e: Zulmün Coğrafyası Yok
Yirmi birinci yüzyıl, insanlığın bilimsel ve teknolojik ilerleme bakımından büyük mesafeler kat ettiği; buna karşın ahlaki, vicdani ve insani değerler açısından ciddi bir erozyon yaşadığı bir dönem olarak tarihe geçmektedir.
Bugün Filistin’de, özellikle Gazze’de; Irak’ta, Suriye’de, Halep’te, Rojava’da, Sudan’da (özellikle Darfur’da), Doğu Türkistan’da ve dünyanın birçok bölgesinde yaşanan sistematik zulümler, insanlık onurunun küresel ölçekte ağır bir saldırı altında olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu tablo karşısında asıl mesele, zulmün varlığı kadar; zulme karşı geliştirilen tepkilerin seçici, parçalı ve çifte standartlı oluşudur. Vicdanın coğrafyaya, kimliğe ve çıkarlara göre daraltıldığı her yaklaşım, adaleti zayıflatmakta ve zulmü kalıcı hâle getirmektedir. Oysa zulüm, tarih boyunca tek bir ırka, dine ya da millete ait olmamıştır; bugün de farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde tezahür etmektedir.
Filistin ve Gazze’de uygulanan abluka, yoğun bombardımanlar ve sivil yerleşim alanlarının sistematik biçimde hedef alınması, açık bir kolektif cezalandırma pratiği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Doğu Türkistan’da ise etnik, kültürel ve dini kimliğe yönelik sistematik baskılar, çağdaş dünyanın en karanlık insan hakları ihlallerinden biri olarak sürmektedir.
Sudan’da, özellikle Darfur bölgesinde yıllardır devam eden çatışmalar, etnik temelli şiddet, zorunlu göçler, açlık ve kitlesel katliamlar; uluslararası toplumun büyük ölçüde sessiz kaldığı bir başka derin insani trajediyi gözler önüne sermektedir. Burada yaşananlarda yalnızca bir iç çatışma değil; sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı ağır bir insanlık suçudur.
Irak’ta uzun yıllar süren işgaller, iç çatışmalar ve siyasi istikrarsızlık; ülkenin birçok bölgesinde