Batı' da değer ve kolektif değerlerin çekiciliklerini yitirmeye, yaşamın çağdaş bir akılcı ve tek boyutlu bir görünüme kavuşturulduğu, toplumsal ve bireysel yaşamın bütünüyle işlemselleştirildiği bir sırada faşizm, mitik ve politik gönderen sistemlerinin 'irrasyonel' boyutlara ulaştırılması, çılgınlık derecesinde abartılan kolektif değer (kan, ırk, halk vb) ölüm ya da 'politik bir ölüm estetiğinin' yeniden enjekte edilmesi anlamına gelmektedir.
Her şeyi alıp götürseniz geride hiçbir şey kalmaz düşüncesi yanlıştır.
Kalıntının ya hep ya da hiç denklemi, yani bir çıkarma işlemiyle hesaplanması tamamıyla yanlıştır.
Kendi ölümünü sahneye koyan (oynayan) bir iktidar az da olsa bir yaşama ( var olma) ve yasal bir kurum olabilme hakkına sahip olabileceğini düşünmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri başkanları konusunda olduğu gibi. Kennedy cinayeti gerçek anlamda politik bir boyuta sahipti. Oysa Johnson, Nixon ve Ford yalnızca hayali, simüle edilmiş suikastlere hedef olabildiler. Çünkü onlar birer iktidar kuklası olduklarını gizleyebilmek amacıyla bu türden yapay tehditlerin yaratacağı 'auradan' ( cazibe, çekicilik) yararlanmak istediler. Eskiden krallar ölmek zorundaydılar ( tanrılar da). Zaten onları güçlü kılan şey de buydu. Günümüzün 'kralları' ise aşağılık bir ölme numarası çekmektedirler. Bunu yapmalarının nedeni iktidarın 'avantajlarını' elden kaçırmama isteğidir. Çünkü iktidar onların elinden zaten çoktan kayıp gitmiştir.