rosa

hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum; gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu, ama umarsız bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş, yani bedensel anlamda gerçek ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim.
Reklam
zevkle seçilmiş bir kravat bile beni hoşnut edebiliyordu, güzel bir kitap, bir araba gezintisi veya çekici bir kadınla geçirdiğim birkaç saatten sonsuz bir mutluluk duyabiliyordum.
fakat bunda bile şimdiden bir belirsizlik var, çünkü üzerinden henüz dört ay geçmiş olmasına rağmen ben epeydir o 7 haziran günündeki ben değilim artık, oysa hâlâ o zamanki “ bana” ait olan yazı masasının başında oturuyorum, o benin kalemiyle ve onun eliyle yazıyorum. o zamanki “ ben” den, tam da bu olay nedeniyle tamamen koptum; artık ona dışarıdan, soğuk ve yabancı bir tavırla bakıyorum ve onu, hakkında pek çok esaslı şey bildiğim, ama yine de benim dışımda kalan bir oyun arkadaşı, bir iş arkadaşı, bir dost olarak tasvir edebilirim. bir zamanlarki “ ben” olduğunu hiçbir şekilde hissetmeden onun hakkında konuşabilirim, onu eleştirebilirim veya yargılayabilirim.
ah, o sıcak öğle sonrasının, o olağanüstü gecenin tek bir saniyesini bile unutmaktan korkmuyorum; hafızamda o anlara varan yolu adım adım katetmek için ne bir işarete ne de kılavuza ihtiyacım var, bir uyurgezer gibi ister gecenin ister günün ortasında olsun, istediğim zaman o noktaya geri dönebiliyorum ve her bir ayrıntıyı sığ bellekten değil de, sadece yürekten gelebilecek bir berraklıkla görebiliyorum.
yani o saatleri bir kez daha hayal ederken bunu onları kaybetme korkusuyla değil, tekrar kavuşma sevinciyle yapıyorum.
Reklam