On sekizinci yüzyılda, Lotte yüzünden intihar eden ve tüm Avrupa'da binlerce genci intihara sürükleyen Goethe'nin "genç Werther"i, aşkı sahiplenmenin ve mülk edinmenin bir örneğidir. İnsanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. Aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez.
Günümüzde, geçmiş uygarlıklarımızda aşk intihara, cinayete, alkolizme, sadizme, işkenceye, şerefsizliğe götüren büyük bir sorun haline gelmiş. Duygularımızı abartıyoruz.
Zamanı gün, saat, dakika ve saniyelere bölüp nicelleştirerek gündelik yaşantılarımızı düzenlemeye ve yönetmeye çalışıyoruz. Ama bunun sonucunda ne oluyor? Takvimlerle önceleri doğanın ritmini gözlemlerken, bu yüzyılda, kendimizi gözetim altında tutmak için kullanıyoruz saatlerimizi. Ne zaman yataktan kalkacağımızı, ne zaman yemek yiyeceğimizi, ne zaman yeniden uykuya yatacağımızı kol saatleriyle, duvar saatleriyle belirliyoruz. Öğle yemeğini acıktığımız için değil, saat on iki olduğu için yiyoruz; uykumuz geldiği için değil, geç olduğu için yatıyoruz; çalar saatin alarmıyla (evet alarm durumuyla!) uyanıyoruz, doğal bir şekilde uyanacak yerde. Yaşamlarımızı kol ve masa saatlerine, saatlere ve dakikalara göre düzenliyoruz.
Gelecekteki sihirli 'an'ların hayalini kurarız. Bunlar bizi hayat yolu üzerinde belli bir noktaya doğru götürseler bile, bir yandan da yaşamın ayağımızın altından kayıp gitmesine yol açarlar. 'An'ları beklerken yaşamı elimizden kaçırırız. 'An'ları beklerken yaşama karşı körleşiriz.
“Bunu yapmayı çok isterdim, ama hiç vaktim yok." Bu cümleyi kim bilir kaç kez söylemişizdir.
Zamanın görece olduğunu kavramak için Einstein'ı ve 20. yüzyıl fiziğini hatmetmiş olmamız gerekmiyor. İstemediğimiz kadar zamanımız var ve hiç zamanımız yok.