Kesinlikle uğultulu bir romandı. Kasvetli havası, akıcı anlatımı ve başarılı kurgusuyla insanı kasıp kavuruyordu.
Yazacağım incelemenin bundan sonrası spoiler içeren ifadelerden oluşacak. Okumamış olanlar buradan geri dönebilir. :)
Hikaye, kitabın başında tanıdığımız anlatıcının hikayesi değildi, onun ev sahibi ve komşusu olan Mr. Heathcliff ve ailesine aitti aslında, bunu fark ettiğimde kitabın ortalarına gelmiş ve 'Bu insanların yaşam öyküsü ana karakter olan Mr. Lockwood'a nasıl hizmet edecek acaba?' diye merak ederken buldum kendimi. Ama asıl mesele bu değildi. Mr. Lockwood burada yalnızca, Heathcliff ve Catherine'in tutkulu ve hastalıklı aşklarının dinleyicisi olarak konumlandırılmıştı yazar tarafından. Yani okuyucunun pozisyonuna yerleştirilmişti.
Bu ikisinin birbirlerine karşı duyduğu şey öylesine takıntılı bir bağlılıktı ki, bu durum yüzünden ikisi de etraflarındaki herkesi yakıp yıktılar, tabii en çok da kendilerine zarar verdiler.
Tam ergenlik çağındayken Uğultulu Tepelerden ayrılıp üç yıl ortalarda görünmeyen, her şey bambaşka bir hale büründüğünde çıkıp gelen Heathcliff, değişimiyle beni oldukça şaşırttı. Adeta bir iblise dönüşmüştü. Bunun sebebinin onun tuhaf yaradılışı ve belirsiz geçmişi mi yoksa çocukluğunda başta evin abisi olan Hindley'in ve diğer herkesin ona çektirdiklerinin intikamını alma hırsı mı olduğuna dair karar, okuyucuya bırakılmıştı diyebilirim. Bana kalırsa her ikisi de.
Tüm karakterler o kadar iyi yazılmış ve belirgin şekilde birbirlerinden ayrılmıştı ki, hepsinin ruh hali son derece gerçek şekilde içine işliyordu insanın okurken. Heathcliff'in tüm insanlığa duyduğu nefret, intikam almak uğruna yaptığı kötülüklerde takındığı kayıtsız tavır ve soğukkanlılığı, Catherine'e duyduğu sarsılmaz sevgi; ayrıca Catherine'in iyi niyetli yaradılışı