Büyüyüp kocaman olduğumuz, başka yasalar, düzenler altında yaşamaya başladığımız zaman, çocukluğumuzun o gölgeli, o büyülü, o dondurucu, o yakıcı bahçesinden ne kalır? Oraya yeniden dönüp de, o küçük kara taşlı duvarlar dışında bir çeşit umutsuzlukla dolaştığımız ve bir vakitler bize uçsuz bucaksız gelen bu dapdaracık yere nasıl koskoca bir ülke sığdırdığımıza şaştığımız zaman, ne öğrenmiş oluyoruz? Bu engin ülkeye artık bir daha ayak basamayacağımızı, bahçeye değil, asıl oyuna karışmak gerektiğini anlamaktan başka ne öğreniyoruz?
Yaşam böyledir işte. Önce, yıllar yılı ağaç dikmiş, zenginleşmişizdir. Sonra, araya başka yıllar girmiş, zaman bütün bu yaptıklarımızı bozmuş, diktiğimiz ağaçları bir bir söküp atmıştır.
Yeryüzü, ömrümüz üstüne biz insanlara bütün kitaplardan daha fazlasını öğretiyor. Neden mi? Bize gizlerini kolay kolay vermiyor da ondan. İnsan engellerle boy ölçüşe ölçüşe kendini bulur.
Hiç bir zaman, olmamak ile olmak arasındaki kesin geçişi görememişimdir. ( Güneşin tam doğduğu, yaprağın tam açtığı zaman; benim bir şeyi ilk düşündüğüm an.)