Bu kitaba oldukça büyük bir önyargıyla başladım. Nedenini tam olarak açıklayamıyorum ama okurken çok sıkılacağımı ve hikâyenin bana hitap etmeyeceğini düşünüyordum. Buna rağmen Yağmur’u çok sevdiğim için kitaba bir şans vermek istedim. Daha ilk bölümlerden itibaren ise hem kendi önyargılarımla hem de hikâyeyle ilgili büyük bir ters köşe yaşadım. Beklediğimin aksine kitap beni kısa sürede içine çekmeyi başardı.
Kitabın olay örgüsü oldukça sürükleyiciydi. Hikâye ilerledikçe ortaya çıkan yeni detaylar ve gizem unsurları merak duygumu sürekli canlı tuttu. Bazı gelişmeler tahmin ettiğim gibi ilerlemediği için okumaktan daha da keyif aldım. Özellikle karakterlerin geçmişleriyle ilgili sırların yavaş yavaş açığa çıkması ve olayların birbirine bağlanış şekli kitabın temposunu güçlendiriyordu. Her bölüm sonunda bir sonraki sayfayı okumak istemem, kitabın akıcılığının en büyük göstergesiydi.
Karakterler ise kitabın en sevdiğim yönlerinden biriydi. Her birinin kendine özgü bir kişiliği, düşünce yapısı ve hikâyeye kattığı farklı bir anlam vardı. Karakterlerin yalnızca olayları ilerletmek için kullanılmaması, duygularına ve iç dünyalarına da yer verilmesi onları daha gerçekçi kılıyordu. Aralarındaki ilişkiler, yaşadıkları çatışmalar ve gelişimleri hikâyeyi daha etkileyici hâle getiriyordu. Bu sayede karakterlerle bağ kurmak benim için oldukça kolay oldu. Ve çokca yanıldım bu kurduğum bağlar yüzünden.
Genel olarak Wisteria Serisi’nin ilk kitabı, beklentilerimin çok üzerinde çıkan bir kitap oldu. Başlarken sahip olduğum tüm önyargıları yıkmayı başardı. Sürükleyici olay örgüsü, merak uyandıran gizemleri ve başarılı karakterleri sayesinde keyifle okuduğum bir eserdi. Kitabı bitirdiğimde elim otomatik olarak diğer kitaba gitti devamını merak ettiğimi fark ettim ve bu da benim için
Virginia Woolf kadın yazarlar arasında en sevdiklerimden biridir ve gerçekten onu okumayı çok seviyorum. Gece ve Gündüz’da da en dikkat çeken detaylardan biri, birçok eserinde olduğu gibi feminizm konusundaki duyarlılığıdır. Woolf, kadınların toplum içindeki konumunu doğrudan bir manifesto diliyle değil, karakterlerinin günlük yaşamları, seçimleri ve iç çatışmaları üzerinden ele alır. Özellikle kadınların evlilik, kariyer ve bireysel özgürlük arasında sıkışmış hissetmeleri, romanın temel meselelerinden biridir.
Romanın başkahramanı olan Katharine Hilbery, toplumun kendisinden beklediği geleneksel kadın rolü ile kendi istekleri arasında kalır. Bu durum, Woolf’un kadınların yalnızca eş veya anne kimliğiyle tanımlanmasına yönelik eleştirisini yansıtır. Kadınların düşünsel ve duygusal dünyalarına geniş yer vermesi de onların bağımsız bireyler olarak görülmesi gerektiği fikrini destekler.
Woolf’un feminizmi yalnızca kadınların haklarını savunmakla sınırlı değildir; aynı zamanda kadınların kendi seslerini bulabilmeleri ve kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmeleriyle ilgilidir. Bu nedenle Gece ve Gündüz, bir aşk hikâyesi gibi görünse de altında kadın kimliği, özgürlük ve toplumsal beklentiler üzerine oldukça güçlü bir tartışma barındırır. Romanı okurken en etkileyici bulduğum noktalardan biri de Woolf’un bu temaları karakterlerin doğal yaşamlarının içine ustalıkla yerleştirmesidir; böylece okur, fikirlerle karşı karşıya kalmak yerine onları karakterlerle birlikte deneyimler. Virginia WoolfGece ve Gündüz @rhaenrya