Bakışlarında huzur göreceğin insanlar olsun… Huzuru, onların gözlerinde aramak zorunda kalacağın değil.
Genç göstermek güzel olmak anlamına gelmez
Ben otuzlarının başında bir milenyumluyum. Küçükken herkes 30 olmayı korkunç bir şey gibi gösteriyordu ve üzüleceğimi sanıyordum ama öyle olmadı. Çünkü büyümek kötü bir şey değil ve gençlik her zaman mutluluk anlamına gelmez. (Gençlik ve spor bakanlığının etkinliklerine artık katılamayacak olmam beni yaralamıştı tabii) Yaşımı göstermeyen biriyim. Bence eğlenceli bir şey çünkü insanların tepkileri komik. Ama "Çok genç duruyorsun" bence bir iltifat değil. Kimse bana genç dedi diye "güzel" dediğini düşünmedim. Hatta yirmilerin başında ergen gibi görünmek beni çok mutlu etmemişti. Ayrıca yaşımı bilmeden bana yürüyen yetişkinlerin hepsinin sorunlu olduğunu düşünüyorsun ister istemez. "Genç göstermek" özellikle 30 yaşında veya daha genç isen tuhaf bir güzellik algısı. Neden yetişkin bir kadın erkeklerin ilgisini çekmek için çocuk gibi görünmeye çalışsın ve neden koca koca adamlar bunu çekici bulsun?!?!?! Bu iğrenç konu bir yana, nedense bizim neslin çoğunlukla daha genç gösterdiğini görüyorum. Ve bizden sonraki nesil de daha çabuk olgunlaşıyor ve belki yıpranıyor haklı olarak. Tabii istisnalar var. Bir kaç sene önce uzun sürenin ardından ilk defa 15 yaşında gösteren bir 15 yaşında çocukla karşılaştım ve sınıftaki herkesten çok küçük göründüğü için şikayet ediyordu. Peki bunları neden yazıyorum. Çünkü az önce 3 haftalık bir yorumuma yanıt geldi. Kadının biri bir videoya kendi yaşı ve görünümü hakkında bir yorum yapmıştı ve ben de "Sanırım bizim neslin özelliği, genelde z kuşağından küçük gösteriyoruz. Ben de bütün genç arkadaşlarımdan küçük görünüyorum" yazmıştım. Başka biri yanıt vermiş [İngilizceden çeviri] "İşte kendini z kuşağından genç sanan sanrılı (delulu diye yazmış bir de 🙄 ) bir milenyumlu daha. Bunu sana söylediğim için üzgünüm ama hepniz yaşlı gösteriyorsunuz
İnsan ve Hayat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
İnsanın sahip olduğu tek şey ruh hâlidir. Geri kalan her şey, eline bir süre bırakılmış emanettir. Ev emanet. Para emanet. Itibar emanet. İnsanlar emanet. Gençlik emanet. Sağlık bile emanet.
İnsanın sahip olduğu tek şey ruh hâlidir. Geri kalan her şey, eline bir süre bırakılmış emanettir. Ev emanet. Para emanet. Itibar emanet. İnsanlar emanet. Gençlik emanet. Sağlık bile emanet.
Korku ve Daha Çok Korku
Beni mutlu eden şeyler aynı zamanda hasta ediyor. Beni mutsuz eden şeyler ise bir bakıma hayata tutunmamı sağlıyor. Bu durumda gerçekte seçilebilecek iki seçeneğin mevcut olduğundan bahsedilebilir mi? Bir tarafta kısa vadede huzur sağlayan, arayışlarla dolu olsa bile her an kaybolmaya meyilli karamsar düşüncelerle dolu günlük hayatla bağlantısız mutlu fakat öldürücü bir dünya; diğer tarafta hareketli bir dünyanın içerisinde nerede olduğunu bilmeden, akışın ve toplumsal kabullerin içerisinde yaşamanın getirmiş olduğu işlevsel fakat mutsuzluk limanı. Depresif ruhlu olmak bu sebeple benim için konfor alanından çıkmamak için bahaneler üretilen bir alan değil. Hayata tutunmak için kendimden kaçmanın çözüm olduğunu düşünmenin bedeli. Peki hem hayata tutunup hem de mutlu olmak mümkün değil mi? Her şey bu kadar keskin hatlarla mı belirlenmiştir? Boşluğu, etrafında kelebekler uçuşan yemyeşil bir cennet bahçesi sanmayı ne çok isterdim. Verilen nimetlerin değerini bilemeyişimin olası cezasından korkarken. Bir şifa mı? Bu karamsarlıkla elimden tek gelen şey, hasta olmaktan korkmaktan korkmamanın yollarını aramak olmalı. Aksi halde bu mutsuzluk artık beni hayatta tutmayı sağlayamayacak ve yaşanmamış bir hayatın bedelini hakkıyla aranılmamış Tanrının olası azabı daha da korkutacak. Peki ya yokluk. Beni ferahlatması gereken bu düşünce neden azabıma eşlik eden bir diğer korkutucu seçenek oluyor. Bir daha olmayacak olmak ile cehennem arasında hangisinin daha tercih edilebilir olduğunu düşündüğümde insanların bu dünyaya nasıl çocuk getirdiklerini düşünmeden edemiyorum. Neden bu kadar materyalist oldum. Neden hiçbir şey beni teselli etmiyor ve neden teselli etmeyen şeyleri artık araştırmıyorum? Kaybolmanın ortasında, hayatın hep bir sonraki hedefi hayat gayesiymiş gibi önümüze
“İnsanın <euthumiêsi> tatminindeki ölçülülükten ve yaşamındaki dengeden gelir. Eksiklikler ve fazlalıklar değişir ve ruhta güçlü dalgalanmalara neden olur. Ruhların büyük değişim yaşayanları ne dengeli ne de. <euthumos> olur. Dolayısıyla düşünceni mümkün olana yönlendirmeli ve mevcut olanla yetinmelisin, zihninde kıskançlık ve hayranlık uyandıran şeylere fazla yer ayırmamalı, oturup onları düşünmemeli ve huzursuz insanların yaşamlarını gözlemlemeli, onların çektiği büyük acıları düşünmelisin, böylece sana sunulan ve sana ait olan şey büyük ve kıskanılası görünecek, daha fazlasını istemediğin için ruhunda bir acı hissetmemiş olacaksın. İnsan zengin olan ve başkaları tarafından mutlu sayılan kişilere hayran olunca ve oturup onları her saat düşününce, her daim yeni bir şey icat etme ve yasaların yasakladığı şeylerden biri olan, düzeltemeyeceği bir şeyi arzulamak zorunda kalır. Bu yüzden insanın kendi yaşamını daha az başarılı olan insanların yaşamıyla kıyaslayarak bazı şeylerin peşinden koşmaması ve başka şeylerle mutlu olmayı bilmesi, kendisini mutlu sayması, yine insanların neler çektiğini, kendisinin de başkalarının becerdiğinden daha fazlasını yapıp ömrünü daha iyi geçirdiğini göz önünde bulundurması gerekir. Bu düşünceyi yürekten benimsersen, yaşamını daha büyük bir <euthumiê ile> (ruh dinginliği", "gönül hoşluğu" veya "iç huzuru") geçirecek ve kıskançlık, rekabet ve düşmanlık gibi yaşamdaki birkaç yıkım kaynağından olabildiğince uzaklaşmış olacaksın.” Demokritos/ Fragmanlar