bu medyada bir kitap incelemesi yayınlamam diye düşüneli çok uzun zaman geçmedi -çünkü sanırım bunu kendime vazife görmüyordum, yetkin değildim- lakin üstüne bu kitabı okumuş bulundum ve beynimde çakan şimşekler boşuna gitmemeliydi. içimde dalgalanan sonra da kabarıp taşan -tıpkı fırtınalı karadeniz gibi- bu duyguları biriyle konuşmalıydım, yazmalıydım ya da.
yazım bir inceleme yazısından çok yukarıdan da anlayacağınız üzere bir duyguları paylaşma içeriği olacak. bu yüzden kitapla ilgili eğer okumadıysanız görmek istemeyeceğiniz bilgiler içeriyor olabilir. hatta olabilir değil içerecek. lütfen kitabı okuyup devam ediniz. kitabı okuyup da bu yazıyı da sonuna kadar okuma nezaketini gösterenlerden geri bildirim alıp bu kitap üzerinde onlarla tartışmayı, benim kaçırdığım ve sizin büyülendiğiniz yerlerden ayrıca bahsetmeyi çok isterim.
nerden başlasam bilmiyorum.
kitap pek beklemediğim üzere Ahmet isimli başkahramanımızın "ben" olarak kendinden, yaşadığı yerden -Podima- ve hikayemizin asıl başlama sebebi olan "Podima Cinayeti"den bahsetmesiyle başlıyor. Podima Cinayeti diyorum ve özellikle baş harflerini de büyük yazıyorum ki "Gazeteci Kız"ımıza dikkatimi çekeyim. sonunda fark ediyorum ki bu kızın adı kitapta gerçekten hiç geçmedi ve ben bunu hiç ama hiç sorgulamadım. bu ayrıntıda bile etkileniyorum.
hikaye ilerliyor. "Ahmet" gazeteci kıza "Mehmet"in hikayesinin bir bölümünü anlatırken yazılar bir yerde o kadar karmaşıklaşıyor o kadar birbiri içine giriyor ve adeta bir oluyor ki içimden 'Bu Ahmet hiç iyi değil. Psikolojik bir rahatsızlığı olmalı. Gerçek burda bitmiş işte hikaye başlamış.' diyorum. ama inanın bunu söylemiş de olsam kitabın sonunda uğradığım şaşkınlığı, yaşadığım duygu doygunluğunu anlatamam. Ahmetin Ahmet olmadığını Livaneli artık bize söylediğinde -başta