Hikâye sanatında çok defa unutulan birisi vardır: O da hikâyecinin kendisidir. Zira hikâye sanatında, duyan, gören ve anlatan, yani hikâyeyi vücuda getiren odur.
Hikâye mi arıyorsun dünyada? Al işte! Burnunun dibinde! Şu sokağın içinde gözüne ilk ilişen evi seç. Yeter ki, gönlünde o evin insanlarını tanımak isteyecek merak olsun! Ne işin var uzaklarda?
Arada bir karşılaşırsak "Ne var, ne yok bey?" derdi. "Ne yazıyor gazete?" Eline hiç gazete almamış, okuma yazma bilmeyen biri size gazetede ne yazıyor diye sorarsa ne anlatırsınız önce ona? Bulup seçemezdim söyleyeceğimi. "Şundan bundan" derdim kısaca. Gayet ciddi başını iki yana sallardı. "Acayip?.." derdi o Boşnak şivesiyle. "Muharebe var mı? Muharebe?" "Yok", derdim. "Yeni bir muharebe yok... Habeşistan'da vardı. Bitti." Hayreti büsbütün büyürdü. Alt dudağı uzar, başını iki yana sallardı gene. "Acayip?" diye tekrarlardı. "Vardır muharebe. Dünyada olmaz muharebesiz."