İnsan hiç beklemeden yazmalı; 'daha iyisini başka bir gün yazarım' diye düşünmeden. Hele ki mevzu Oblomov ise... Çünkü ertelemek, kitabın üzerine kurulu olduğu o meşhur "Oblomovluk" kavramının ta kendisidir.
"Oblomovluk" aslında tam olarak açıklanamaz; o ne sadece bir duygu ne de basit bir davranış biçimidir. O bir yaşam stili, hayatın alışılmadık bir algılanışı, belki de hayatı tahammül edilemeyecek kadar ciddiye almaktır. Kitabı okuyanlar genellikle Oblomov’un hayatı boş verdiğini hisseder. Ancak bence durum tam tersidir: Oblomov hayatı öylesine ciddiye alır ki, bu mükemmeliyetçi bakış açısı onun hareket etmesine izin vermez. Zihnindeki kusursuz dünyayı fiiliyata döküp eskitmektense, olduğu yerde saymayı ve düşüncelerin içinde kaybolmayı seçer. Günün sonunda bir sonuca ulaşsa dahi, bu asla eyleme dönüşmez.
Kitap uzun süre elimdeydi ama ondan hiç kopamadım. Öyle zannediyorum ki hepimiz, hayatımızın belli dönemlerinde "Acaba bir Oblomov’a mı dönüşüyorum?" korkusuyla yüzleşiyoruz. Gonçarov’un da dediği gibi: “Sabahleyin yataktan kalkıp, kahvaltı edip divanına uzanınca başını ellerine alır, gücünü kuvvetini esirgemeden düşünceye dalardı. Sonunda kafası bu sıkı çalışmadan yorulur ve rahat bir vicdanla kendi kendine ‘Eh, bugün insanlık için yeterince çalıştım’ derdi.” Onun alışamadığı tek şey; hareket etmek, hayata karışmak ve o yorucu gerçekliğin bir parçası olmaktı.