Bilmenin ızdırabını hep beraber yaşadık. Bildiklerimizle amel etmenin yükünü; amel edemediklerimizin ise yine üstümüzde kalan ağırlığını… Bilmek bir yüktür. Bilenlerin daha çok acı çektiği bir âlem olduğunu hepimiz biliriz. Sevgili yazar da bunu söylüyor:
“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor; bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.”
Kitabın çoğunu okuyup bitirdiğim gün, İstanbul sokaklarında gezdiğim bir gündü. Benim için ayrıca özel oldu; çünkü Arap İhsan buradan geçse nasıl olurdu? Uzun İhsan Efendi, Bünyamin’i nasıl bir hâl ile tanıdı? Alibaz hangi kıyıda nereyi ateşe verdi? demekten kendimi alıkoyamadım. Kitapta söylendiği gibi yaşayanlar ışığı, ölüler karanlığı daha iyi bilirler; fakat yazar, biz yaşayanlara ışık içinde hayal etme fırsatı dahi sunmadan, adeta önümüze tüm macerayı sermiş. Biz okumamışız, izlemişiz. Hayal etmemişiz; çünkü resmedilmiş.
Biz sadece bakmışız.
Kitap değildi; adeta harikalar diyarında yaşadım, koşturdum, çırpındım, soluğum kesildi. Mübalağa etmiyorum; fakat kendime esefle kızıyorum: Nasıl şimdi okudun? Hiç mi karşına çıkmadı? Kitap okuyucusunu bulurken, peki beni bu zamana kadar neden bulmadı? Sonra düşündüm ve buldum: Benim en çok ihtiyacım olan, kitap okumaya hasret kaldığım, tabiri caizse çölde susuz kaldığım anda imdadıma yetişmeyi bekliyormuş.
Bu kitap, her okuyucunun aradığını bulacağı; hepimizin aradıkları binbir hâldeyken, herkesin imdadına yetişecek bir kitap. Sözlerimde haddi aşmak varsa Rabbime sığınırım; beni sonsuz merhametiyle sarmalasın, affetsin.
Yazar, bambaşka âlemlere götürüyor; sefere çıkıyorsunuz fakat sefer bitti zannederken, diğer seferin sonunda seferinizin hiç