Çoğu kişi bu kitabı "İstanbul’da bir kayıp araması" sanıyor. Oysa Orhan Pamuk bize sadece bir hikaye anlatmıyor; bizi yavaş yavaş, hüzünlü bir teslimiyetle başka birine dönüştürüyor.
İncelemelerde hep Şeyh Galip’ten, Mevlana’dan bahsedilir; bunlar işin "edebiyat dersi" kısmı. Gelin, madalyonun diğer yüzüne bakalım: Galip neden aslında Rüya’yı değil de Celal’in kıyafetlerini ve ruhunu arıyor?
Aslında kitabın asıl trajedisi "bulmak" üzerine değil, "kendinden kurtulmak" üzerinedir. Galip, Rüya’yı ararken aslında kendi sıradanlığından, kendi isminden ve kendi tarihinden kaçar. Celal’in yazılarını okurken onun zihnine sızmaz, onun zihninin içine taşınır. Bu, edebiyat tarihindeki en büyük "kimlik hırsızlığıdır" ve Pamuk bunu o kadar büyüleyici anlatır ki, biz de okurken Galip’le birlikte Celal’in o bayatlamış, tozlu, sırlarla dolu köşesine yerleşiriz.
Gelelim o meşhur İstanbul’a... Bu kitaptaki İstanbul, turistik bir dekor değil, dev bir canlı organizmadır. Sokaklardaki cansız mankenlerin tekinsizliği, Boğaz’ın dibindeki kurumuş hayaller, apartman boşluklarından gelen fısıltılar... Pamuk bize şunu der: "Eğer bir şehri yeterince derin kazarsanız, kendi iskeletinize ulaşırsınız."
Kara Kitap, okuruna "Sen kimsin?" diye sormaz. Daha acımasız bir soru sorar: "Başka biri olmayı ne kadar istiyorsun?" Okurken bazen boğulacak gibi olmanızın sebebi metnin ağırlığı değil, Galip’in kendi benliğini bir kenara fırlatırken duyduğu o korkutucu hazdır. Eğer kitabı bitirdiğinizde aynaya baktığınızda yüzünüz size biraz "yabancı" gelmiyorsa, Pamuk’un labirentine hiç girmemişsiniz demektir.
Bu kitap bir labirenttir evet, ama çıkış kapısı olanlardan değil; merkezi sürekli değişenlerden. Kaybolmaktan korkanlar kapağı hiç açmasın, kaybolmanın tadını bilenler içinse bu kitap bir