Günler kısalmış. Bu sulusepken ne zamandır yağıyor? Belli akşam erken iniyor, sokaklar aniden tenhalaşıyor. Bir 22.45 vapurunda rastlıyoruz ona. Bir mezarlık duvarının dibinde, bir cami avlusunda. Kravatından ve arabasından kurtulmuş. Rakamlardan kurtulmuş, Dalgın, biraz dağınık, sakalları uzamış. Mütemadi yürüyor, çok çeşitli insanlarla konuşuyor, onlara hep aynı şeyi soruyor.
O sabah her yanımı kuşatan aşkı fark ettim. Kasımpatılardaki şebnemlerin parıltısını, bir serçenin sevgi üzerine söylediklerini. Toprak ver üzerinde gezinen güz yaprakları bana açıldılar. Bir bakışta insanların ne demek istediklerini anlıyorum. Bu şehre niçin gelmiştim, anlıyordum. Zaman tıkır tıkır işliyordu, geçmiş ve gelecek önümde duruyordu. Eşya hakiki hüviyetini fısıldıyordu. Bu kadar şey neye, nasıl sığıyordu fark ettim. Fark ettim, kaybettim/fark ettim, kaybettim...
Niçin ağlıyorum. Belki yıllardan beri ilk defa bir başıma ağlıyorum. Buna ağlamak denmez. Derin bir iç çekiş, geçen zamana, ömre. Belki de sular aydınlanıyor. Ulaşmak istediğim o meçhul kıyı içimin labirentlerinden çıkıp geliyor. Hicret nereye Engin, hicret nereye?..
Birazdan gideceksin Şükrân. Seninle birlikte bu odayı iyice saran, hakimiyetini sırıta sırıta ilan eden; gûya terk ettiğim, terk etmeye çalıştığım o saç tokalarından, arabalardan, Enginlerden, bunlara bağlanmış çay-çöreklerden oluşan dünya da süklüm püklüm ardınsıra çıkacak. Ben yine dikiş-nakışlarıma, rüyalarıma döneceğim. Akşam mor benekli lacivert perdelerini indirecek. Gece kandillerini yakacak.
Hayatım üzerine kiminle konuşabilirim?..