Zâten biz insanları hatâ çukuruna düşüren de, hep görüş eğriliğinden başka neydi? Evet biz zanlarımızın kurbanları idik. Bir hakîkatı kendi görüşümüzün rengine boyayarak seyrediyor ve bunu bir dâvâ olarak bütün ömrümüzce müdâfaa ediyorduk. Belki bu işimizde de samîmî sayılırdık; fakat kendi noktai nazarına göre haklı olan bir kimsenin, aslında da haklı olması icap etmiyordu ki... Onun için hakikat denen, o bizim türlü isim verdiğimiz, türlü renklere buladığımız, türlü kalıplara döktüğümüz kudret, bâzı gözlere, boyasız, renksiz, saf olarak kendini göstermekten bir an hâlî değildi.
Aklıma bakıyorum; idrakime bakıyorum; yüzüme ellerime bakıyorum, hepsini geri vereceğim gün geliyor, diyorum.
Yakında, pek yakında, vücudum mahfazası açılıp içindekiler dağılacak, idrâkim sönecek, kuvvetlerim, âletlerim duracak ve bana "öldü!" diyecekler.
Zâten sen bunları bana verirken geri alacağını söylemiştin sevgilim. Onun için ne esef ediyorum ne de şikâyetçiyim. Ama bu varlığı gizlice ihyâ ederken, eczâ ve âzâdan mahrum edildiğim anda, gene benimle beraber olacağını vâdeden sensin. Unutmadın değil mi?
Acaba biz insanlar, hayvanlık âleminden geçerken, hislerimizin üstünden bu tesirleri lâyıkıyle silkip atamadığımız için mi, bâzı bâzı nükseden, o geçmişin esîri oluyorduk? Yoksa mâzînin kirlerini temizlemekte mahâret2i göstermek için, tam insan mı olmak lâzımdı?