Zâten biz insanların da en ziyâde muhtaç olduğumuz şey, gözümüzü diktiğimiz bir keyfiyetin dış yüzünden iç yüzüne işlemek lüzûmu değil midir? Halbuki en ziyâde ihmal ettiğimiz de gene bu işte...
"Biz sefer ettik, fakat yol bizi imtihan etti; bu sefer eylemekten, yol armağanımız ne oldu? Toprak mertebesinden nebâta geldik ve orada yeşerdik, geliştik. Sonra hayvan mertebesine geçtik, hisli irâdeli olduk. Fakat yine bu yol bizi imtihandan kalmadı. Sefer ederken dağarcığımızdaki armağanı kim kaptı?
Ey insan, kaybını ara, onu bul ve tekrar dağarcığına yerleştir. Mâdemki bir yük taşıyıcısın, taş ve toprağın yükünü çekme, o emâneti bul ve onu yüklen!"
"Nedir bu dünyâdaki kör döğüşü? Kazanan kim, kaybeden kim? İnsanlar, birbirine değmeden sürtünmeden dönen yıldızlar gibi ne kadar birbirlerinden ayrı ve uzak..."
Acaba "teceddüt"2 kanûnu bu muydu? Dün kaybettiğimizi bulurken elimize geçen, dünkünün aynı mı, yoksa benzeri miydi? Belki de ne aynı ne de ayrı denebilirdi. Ve biz aynı cevherden gelen yaradılmışları hem ayrı hem de aynı olarak kabul etmeye mecburduk. Belki insanların da dünya ağacındaki vazifeleri buydu. Bir kāfile giderken, gelen kafilede de gidenin evsâfini görmekten tesellî buluyorduk.