BİR KAVANOZ PEHLİVANI’NA MEKTUP
Merhaba Mina Hanım;
Siz, ‘Ruhun ölümsüzlüğüne, öteki dünyaya falan inanmayan ’ ve ölmüş bir ‘dinozora’ mektup yazmanın lüzumsuz bir iş olduğunu söylerdiniz muhtemelen ama sizden gelen sayfalarca yazıya kayıtsız kalamadım. Ölümsüz olduğunu şu saatlerde çoktan idrak etmiş olduğunuz ruhunuzdan bir cevap almayı da beklemiyorum elbette; ‘Derdin ne o zaman, ne istiyorsun benden?’ diye soracak olursanız, sizin nezdinizde yaşayan dinozorlara ithaf ediyorum mektubumu. Ha siz kendinizden dinozor diye bahsetseniz dahi ben devam eden satırlarda size böyle bir hitapta bulunmayacağım. ‘Küfrün sizde genetik’ olduğu gibi her daim dilin edebini muhafaza etmek de bizde düstur elhamdülillah.
...
Oldukça renkli ve zengin fanusunuzun içerisinde kimler yok ki. Falih Rıfkı, Mim Kemal Öke, Yahya Kemal, Halide Edip, Ahmet Haşim, Behice Boran, Atatürk, Aziz Nesin, Sabahattin Eyüboğlu, Sait Faik, diye devam eden uzunca bir liste. Picasso ile aynı kahvede oturmuşluğunuz, Sartre ile aynı otelde kalmışlığınız var. Hatta sonraları ayrı kutuplara savrulacağınız Necip Fazıl bile uzun süre fanusunuzun müdavimleri arasında imiş…
Necip Fazıl demişken… Kendisi, otobiyografisinde oldukça sefih bir hayattan sonra insanların(en azından bazı insanların) kendisini ‘Üstad’ olarak andığı bir yaşantıya ulaştığını anlatıyordu; ancak o kötü hayatın içeriğine dair olay ve durum bazında ayrıntılı bir bilgim yoktu. Sizin detaylı anlatımınızla oldukça küçük düşürücü anıları okurken açıkçası huzursuz oldum. Geçmişini çöpe attığını ifade eden ve bizim lisanımızla konuşacak olursak tevbe eden bir insanın mazisini böylesine istihza ile ve ulu orta anlatmanıza çok şaşırmadım esasında; bunda sizin değerlerinizle çelişen bir durum yok. Lakin belki de ben okumamalı, o sayfaları atlayabilme