Şunu bil beyim: Zayıf insan tek başına yaşayamaz! Ona her şeyi ver, hepsini sana geri getirir, çarlık topraklarının yarısını ver, bak gör bir şey yapabilir mi – sence yapabilir mi? Pabuca sığacak kadar küçülür, saklanır. Özgürlük ver, paket yapar geri getirir. Özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir!
Çocukluğundan başlayarak bütün belli belirsiz düşlerin, bütün düşüncelerin ve hayallerin, yaşadığı her şeyin, kitaplarda okuduğu her şeyin, uzun süredir unutmuş olduğu her şeyin çok büyük şekiller ve görüntüler halinde gözlerinin önünde canlandığını, vücut bulduğunu ve etrafını sardığını görüyordu; gözlerinin önünde büyülü, görkemli bahçeler belirdiğini, koskocaman şehirlerin kurulduğunu ve yıkıldığını, mezarlıklarda yatan ölülerin yeniden yaşama döndüklerini, tüm kabilelerin ve ulusların doğumlarını ve ölümlerini ve her düşüncesinin, her hayalinin hasta yatağının etrafında tecessüm ettiğini görüyordu ve sonunda soyut düşünceleri değil somut dünyayı, somut varlıkları düşündüğünü, bu sonsuz, garip, içinden çıkılamaz evrende bir toz zerresi gibi uçuştuğunu, bu yaşamın isyankâr bağımsızlığının üzerinde baskı oluşturduğunu ve ebedi, sonsuz ironinin peşini bırakmadığını görüyordu; öldüğünü ve ebediyen hayata dönemeyecek bir biçimde toza ve küle dönüştüğünü görüyordu; kaçmak istiyordu, ama tüm evrende saklanabileceği tek bir yer dahi yoktu. Sonunda büyük bir öfke nöbeti içinde kendini zorladı, bağırdı ve uyandı...
...sonra hayatının bitmek bilmez bir azap içinde kıvrandığını hissediyordu; yüzyıllardır onun etrafında dönen tüm var oluş, tüm dünya durmuş ve yerini bin yıllık bir geceye bırakmış gibiydi...
Bu aşırı duyarlılığının, duygularının bu kadar açık, savunmasız bir şekilde ortaya serilmesinin sebebi ne olabilirdi; kalbi ruhunun bilinçsiz arzuları ya da sabırsız çalkantıları arasında geçen uzun, uykusuz gecelerin yorucu, boğucu, başa çıkılamaz sessizliği sonucunda artık parçalanmış ya da dağılmış mıydı; sıcak, bunaltıcı bir günde gökyüzünün aniden kararmasından ve fırtınanın kavrulmuş toprağa yağmur ve yıldırım yağdırmasından, inci tanelerini andıran yağmur damlalarının zümrüt yeşili dallara asılmasından, çimenlerin, otların birbirine karışmasından sonra güneşin ilk ışıklarıyla her şeyin yeniden canlanması, başını güneşe doğru kaldırması ve yeniden hayat bulmanın sevinciyle gökyüzüne olağanüstü, tatlı kokularını göndermesi gibi yenilenmeli miydi?..