"Bunu öğren, kafana iyice sok kızım" dedi Nana. "Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem."
Saat onda, o korkunç karşılaşmanın üzerinden tam yirmi dört saat geçmiş olacaktı; bu yirmi dört saat, birbirine alabildiğine tezat duyguların değişken ruh halleriyle öylesine tıka basa doluydu ki iç dünyam sonsuza dek parçalanmıştı. Ama o an hissettiğim, sonsuz zonklamalı, irkiltici bir ritimle tekrarlanan tek bir sözcük oldu: Uzaklaş!
Bu son karşılaşma fırsatını kendi kabahatim yüzünden kaçırdığım düşüncesi, yakıcı bir kesinlikle ve acımasızca içimi deşiyordu. Merhametsizce etime batan bu akkor bıçak öylesine canımı yakıyordu ki çığlık atmak istiyordum.
O dönem canımı bunca yakan şey düş kırıklığıydı... Bu genç adamın böylesine itaatkâr biçimde... Yani bana sarılmaya, yanımda kalmaya bile yeltenmeden gidişinin... Beni kendine çekmeye hamle etmek yerine bu kentten ayrılmasına ilişkin ilk buyruğuma korku ve saygıyla boyun eğmiş olmasının.. Bana, yoluna çıkan bir kutsal kişi olarak büyük saygı duyması... Ama ... Ama beni bir kadın olarak görmemesinin yarattığı düş kırıklığıydı hissettiğim.