"Gündüzdü, giderek hızlanan bir tren deydim. Kendi kendime, çarşafları dağ gibi olmuş kocaman bir yatağa dalacağız, diye düşündüm. O sırada istersem tüm hayatımı yeni baştan yaşayabileceğimi düşünüyordum ... En başından başlayıp şimdiki zamana kadar gelebilir, tıpatıp aynı hayatı yaşayabilirdim. En küçük ayrıntısına kadar. "Kendi kendime hayır, hayır, deyip duruyordum. Onca lanet olası korkuyu, onca acıyı yeniden ayrıntılarıyla yaşamak istemiyordum. Derken bir ara hiç nedensiz, pencereden dışarıya, ağaçlara baktım, kendi sesimin 'Evet!' dediğini duydum. Çünkü ilk baharın ben çocukken nasıl koktuğunu bir kez daha duyabilmek için hepsini baştan sona yeniden yaşamaya razı olabileceğimi anlamıştım, ama geç kaldığımı fark ettim. Çünkü, 'Hayır!' diye düşündüğüm sırada elimi kaldırmış, ön dişlerimi alçıdanmış gibi kırmıştım. Tren durmuştu. Dişlerim avucumdaydı. Hıçkırarak ağlamaya başladım. İnsanı deprem gibi sarsan o rüya hıçkırıklarını bilirsiniz, değil mi?"
"Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği....”
Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?