• Şu beraber yola çıktığım arkadaşlarıma bakın...

    Sabri Abi (replik)
  • Ağabeyler Risalelere Nasıl Muhatap Olmuşlar?

    Risalet-ün Nur, Mektubat-ün Nur'un mütalaası, tahrir edilmesi, başkalara neşr ü tebliğe alâ kadr-il istitaa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme havl ü kuvvet-i Samedanî ve inayet ü lütf-u Rabbanî ile muvaffak olduğum zamanlar ki; bu evkatta evvelen ve bizzât bu fakir istifade, istifaza, istiane etmiş oluyor. Bu itibarla mezkûr saatları çok mübarek tanıyor, firakına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını, kesilmemesini ez-can ü dil arzu ediyorum.

    Fakat ne çare ki; iğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi safileştirip Nurların karşısına, dolayısıyla Kur'an'ın mu'cizeleri mecmuasına ve aziz, muhterem üstadımın medresesine ve ol Seyyid-ül Kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (A.S.M.) Hazretlerinin ravza-i saadetlerine ve nihayet Rabb-ül Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o nurlarla iştigal etmediğim zamanlar, keşki enfas-ı ma'dude-i hayattan olmaya idiler diyorum.(Hulusi abi). Barla Lahikası (35)

    Geçen hafta muhtelif iki cemaata Yirmidördüncü Mektub'un Birinci ve İkinci zeyillerini okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir de o parlak i'caz-ı Kur'an'dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale-i Nur ve Mektubat-ün Nur'un en münevverleri safında mütalaa ediyorum. Bugün Cum'a idi. Komşumuz Fethi Bey'e onbir ve onüç numaralı Sözler'i okudum. Dünyevî işlerden tahlis-i nefis ile iğtinam edebildiğim vakitlerde, o mübarek nurlu pencerelere koşuyorum. Ruhî ve manevî gıdamı almağa ve bulabildiğim böyle bir muhatabı da hissedar etmeğe çalışıyorum.(Hulusi abi).

    Yirmialtıncı Mektub'u büyük sevinçle aldım. Defaatla, dikkatle, merakla, muhabbetle, lezzetle okudum. Ve neticede "Duanız olmazsa ne değeriniz var?" ferman buyuran Zât-ı Zülcelal'e ubudiyetle intisabım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisanla, kemal-i acz ve fakr ve şevkle… (Hulusi abi) Barla Lahikası (36)

    Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecaviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inayetle tefeyyüz, tergib ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işaretle tahalluk, tedricle tekemmül tarîkında ilerlemeğe sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukabil olamayacağı kanaatındayım.(Sabri abi) Barla Lahikası (42)

    Sözlerinizin (yani Risalelerinizin) her biri birer derya-yı azîmdir. Sözlerinizden pek çok feyz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlahî bir zevki tarif edemeyeceğim. Bugün Sözlerinizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslime ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tövbeye mecbur olacağına kat'iyyen ümidvarım.(Hüsrev abi).
    Sözleriniz mürşidane ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil ederek okunmak îcab ediyor. Serdeylediğiniz delail-i akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayretbahştır ki; İnsan okudukça okuyor ve nâmütenahî bir zevk-i manevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble bir defa okumak kâfi değil. Hepsi yanında bulunup daima okumalıdır.(Re'fet abi). Barla Lahikası (51)

    Hocam, emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünki, küçüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhatamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrakim de kıttır. Binaenaleyh sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz'î küllî bir alâka hasıl olsun. Ya Rab! O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyan ve tarz-ı telakki. Ah Üstadım, bu mübarek dinin mübecceliyetini idrak ve ihata ve takdirde size ve ancak size medyun-u şükranım ve minnetdarım…(Doktor Yusuf Kemal). Barla Lahikası (58)

    Nurlarla alâkadar olduğum zamanlarda, dünyevî bütün lezzetlerin fevkinde büyük bir zevk ve havassımda azîm bir şevk hissediyorum.(Hulusi abi). Barla Lahikası (59)

    Bu kerre Yirmidokuzuncu Mektub'un Dört ilâ Dokuzuncu Nüktelerini hâvi mübarek mektubunuzu Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesinin sırr-ı azîm-i inayet beyanındaki hâtimesi namını verdiğiniz ve mu'ciznüma ramazanın hikmetlerini beyan eden Yirmidokuzuncu Mektub'un İkinci Kısmını ve münevver hâtem-i i'cazı kemal-i şükranla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk-i manevî ile defaatle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki, cevab yazamadım. İşte bu mübarek cuma günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellileri, hem kalbî teessüratımı icmalen arz maksadıyla, bu varakpareyi tahrire lütf-u Hak'la başladım.(Hulusi abi) Barla Lahikası (83)

    Geçen hafta Yirmisekizinci Mektub'un Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri isimlerini alan biri şükre, diğeri harem-i şerif sualine cevab olan iki eser-i âl-ül âlînizi, kemal-i şevkle aldım. Zevk ile mütalaa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin manalı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize nimetlerinin hadd ü pâyanı olmayan ol Hâlık-ı Kerim, ol Mün'im-i Hakîm, ol Rezzak-ı Rahîm celle celalühü hazretlerinin Nurlar namı altındaki in'am ve ihsanına karşı (Elhamdülillah, Allahü Ekber) dedim. Ve manevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz-i tâmm içinde, fakat rahmetinden ümid kesmediğim bir halde iken, ol Rahmanü'r-Rahîm hazretlerinin muazzez üstadım vasıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ü şükr eyledim ve edeceğim.(Hulusi abi). Barla Lahikası (87)

    Bu defa lütf u inayet buyurulan, Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesini hürmetle aldım. Ta'zimle ve defaatle mütalaa ettim. Ayrıca bir defa yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi'ye ve bir defa pederim ve eski hocalarımdan İbrahim Efendi ve bir dostumuza ve bir defa da Fethi Bey'e okudum. İnşâallah yine okur ve okuttururum. Bu mübarek mektubunuzla başta şu bîçare olduğu halde, dinleyenlerin ahval-i ahîre dolayısıyla kalblerinde hasıl olan manevî yaraya çok mükemmel ve münasib bir merhem vurdunuz…(Hulusi abi). Barla Lahikası (88)

    Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin tesir ve intibalar bıraktı. Onun saikının ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o Söz'de çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakaika mest ü hayran olduğum halde, saatlerce okudum. Artık Sözlerinizin hiçbirini diğerine tercih edemiyorum. Zira birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri ehemm olarak kendini gösteriyor. Binaenaleyh envâr-ı Kur'aniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakika yıldızlar parlaklık itibariyle birbirinden farklı ise de, hepsi yıldızdır. Ve aynı menba'dan ahz-ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz aynen böyledir. Her birini yüz defa okusam, yüzbirinci defa hiç okumamış gibi, büyük bir zevk-i manevî ile okumam dahi yüksekliğine şahiddir. Bu babda ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamayacağımı düşünerek, sözüme nihayet veriyorum.(Re'fet abi). Barla Lahikası (90-91)

    Yirmidokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Remzini dikkatle okudum. İhtiva ettiği hârikanüma rumuzat ve o rumuzatın ifade ettiği yüksek hakaik, fakire azîm istifadeler temin etti. Ve beni derin derin tefekküre ve teemmüle sevk eyledi. (Refet abi). Barla Lahikası (95)

    Okudukça doymak ve usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisanımızla hallerimizi teşrih ve tarîk-ı hakkı gösteren risale-i pürnurlarınızda…(Rüşdü abi). Barla (96)

    Hulusi abinin dediği gibi; …”Nefs-i emmarenin zebunu, cinn ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de, bu hasbî ve Kur'anî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.” inşaallah... Bediüzzaman Said Nursî
  • Sabırlı Salih (Hikâye)
    Sokaklarda bir çığlık yükseliyordu yağan yağmura galebe çalarcasına, mahalle aralarında sert sert bağıran bir ses vardı.
    -Salih Salih yapma! Diyordu bir kişi,
    -Ne olur Salih at elinde ki bıçağı!
    -Öldüreceğim hepinizi abi başta seni öldüreceğim hepinizden nefret ediyorum!
    -Ne oldu niye toplandınız yine Salih’in hasta sinir hastası olduğunu bilmiyor musunuz? Dedi abisi mahalleliye!
    Mahalleli dağıldı Salih bağırıyor ve sinirden ağlıyordu!
    Salih aşırı derecede bir sinir hastası idi küçük yaştan beri tedavi görüyordu yaşı yirmiye ulaşmasına rağmen sinirleri hiç geçmiyor günden güne daha kötüye gidiyor ailesine saldırıyor, abisine bıçak bile çekiyordu o dereceye gelmişti.
    -Annesi Salih için her namazda dua ediyor Allah’ım çocuğuma yardım et diyordu.
    -Salih bunalım içindeydi bazen saclarını yoluyor, bazen bağırıyor, bazen de ailesine zarar veriyordu.
    -Hiçbir arkadaşı yoktu yalnızdı bir cep telefonu vardı, cepten facebook’a girer sinir dolu yorumlar yazardı çoğu kez, hep Salih’i dışlarlar sayfadan atarlardı. Çünkü bilemezlerdi içinde bulunduğu ruh halini.
    Salih kendince ütopyalar oluşturuyor içinde bulunduğu çocukluğundan beri bu hastalığından kurtulmanın çarelerini arıyordu.
    Annesi arkadaş edinmesi için birçok kez mahallede ki gençlere ,
    —Salih’le arkadaş olun onu ziyaret edin ne olur oğlum diyor ve bunu söylerken gözyaşı döküyordu vefakâr anası.
    Oğlunun bu hali onu tedirgin ediyor mahallenin genç geçinen jöle saçlı diken saçlı küpeli erkekleri de Teyze senin oğlun deli sinir hastası bizim arkadaşımız olamaz diyorlardı kendi deliliklerine gidişatlarına bakmadan.
    Eğer bunları Salih duysa o çocukları sinirle pataklar ya da döverdi sinirli de olsa Az buçuk anasına saygısı vardı ona karşı kendini tutuyor. BAŞKASINA tahammül edemiyordu.
    Zira gençlik artık bozulmuş kafe ye oyun merkezlerine gider olmuş sigara ellerde acayip kıyafetler içinde Amerika’nın holigan takımına dönmüştü,.
    Müslüman gençlik Müslümanca bir hayat değil Batı medeniyeti tesiri altında yetişen bir köle haline gelmişti.
    Artık camiler 50 yaş üzeri insanların yeri olmuş genç yok olmuştu.
    ………
    Salih’in annesi birde cami hocasına gitmeye karar vermiş durumu anlatmış arkadaşı olmadığını ve oğlunun zor günler geçirdiğini söylemiş ona bir arkadaş bulması için Hoca’dan yardım istemişti.
    Hoca’da cami cemaatinden Mustafa adlı Salih’in yaşlarında bir genci anlatmış Salih’in annesine ,
    annesi de bu duruma sevinmiş namaz vakti sıralarıymış…
    -Mustafa’nın işi olmazsa bu saatte gelir. Hah bak geliyor teyzeciğim namazı kılalım bir konuş istersen!
    -Tamam, oğlum bekliyorum bende üst katta bayanlara ait yerde namazı eda edeyim. Namaz bitmiş herkes namazdan çıkmış cami hocası ve Mustafa muhabbet ederek cami kapısından çıkmışlar Salih’in annesi de arkalarından çıkmış.
    -Hoca: Mustafa, Teyze bu mahalleden seninle konuşmak istiyormuş mühim bir mevzu varmış.
    -Buyur teyzeciğim nedir mevzu dinliyorum sizi
    -Oğul benim senin yaslarda bir oğlum var sinir hastası her yere gitti her doktora gitti bir arkadaşı dahi yok sinirli deli diye yanına kimse yaklaşmadı herkes bıraktı gitti.
    Ona arkadaş olmanı istiyorum diyor ve gözyaşlarını o beyaz başörtülü nur yüzlü 55 yaşında olan anne, gözyaşlarını yazmasının ucuyla siliyor ve anlatıyordu.
    Bakırköy akıl ve sinir hastalıklarında yattığından tut her şeyi anlatmıştı, annesi Mustafa’ya.
    Mustafa şöyle dedi:
    -Teyzeciğim merak etme ben şu karşı mahalleden geliyorum Salih’e arkadaş olacağım bana adresi ver yarın geleyim.
    Dedi ve teyzeden izin isteyerek ayrıldı.
    …..
    -tık tık tık!
    -Kim o ?.
    -Benim teyze Dün konuşmuştuk, Mustafa.
    -Tamam, oğlum geç içeri.
    -Anne kim o deli kapıyı kıracak gibi vuruyor!!! Kim o diyorum ses versene !!!
    -Kimse değil Salih karşı mahalleden bir genç senin namaza gelmediğini kocaman adam olduğunu duymuş öyle gelmiş yani seni namaza çağırmaya gelmiş.
    -Gelsin içeri de görelim bakalım bu hocayı!!! Hah hah…
    -Selam aleyküm Salih kardeşim Ben Mustafa Karşı mahalleden seni görmek istedim zira ev yakın ama namazda göremiyorum seni hastasındır belki diye merak ettim ziyaretine geldim.
    Mustafa, Hatice teyzenin göz kapaklarını hafifçe aşağıya doğru tatlı bir şekilde kapattığını gördü devam et işareti mahiyetinde.
    -Tamam, tamam uzatma Mustafa Efendi zahmet etmişsin işte kapı orda güle güle hadi kış kış.
    -Sen şu kitabı al Salih oku olur mu?
    Bak bu kitapta Allah’ın kullarını çok sevdiği onun yolunda gidenlerin cennete gideceği yazıyor.
    Belki için açılır sen zaten iyisin maşallah maşallah sıhhat açısından yakışıklı ve dinç görünüyorsun her halinden iyi biri olduğun anlaşılıyor.
    -Sana ne halimden he vaaz bitti efendi hadi naş naş..
    – Aaa oğlum Salih misafir çocuk seni görmeye gelmiş bak ne güzel ilk defa senin yaşında ve seni görmeye gelen bir arkadaş sen ise onu kovuyorsun. Bir çay içmeden göndermem bu genci.
    -İyi be iyi…  Ne haliniz varsa görün diğer gelen gençleri de gördük bana deli diyenden tut sanki ben öcü imişim gibi koltuğun en ucuna oturup kalkışa hazır bir tayyare gibi tedirgin konuşan hot dediğim anda çekip kaçıp giden insanlar gibidir buda.
    -Salih Bey ben Müslüman’ım elhamdülillah sabır bizim dinimizin emridir. Düşen kişiye yardım etmek güzel sözler ile muamele dinimizin emridir. Biz sizi kırmak için değil Allah’ın rızasını gözetmek için geldik, O bizden Razi olur belki bu rızaya sizin sayenizde ulaşırız diye geldik, sizin gibi Müslüman gençler ile arkadaş kardeş olmak isterim sizin güzel sözlerinizden faydalanmak isterim.
    Anneniz sizin ne kadar iyi biri olduğunuzu anlattı sadece biraz sesinizi yüksek tutuyormuşsunuz hem bakın anneniz sizi çok seviyor.
    -Salih ilk defa böyle güzel sözler işitti bu Mustafa kim nereden geldi bu diye düşündü ve pür dikkat onu dinliyordu…
    İlk defa sinirden eser kalmamış yumuşamış muhabbetten emin olmak için, Mustafa’yı bazen azarlıyor bazen üzerine yürüyor ama Mustafa bunlara sabır ile karşılık veriyor onu asla ve asla üzmek istemiyordu.
    Aradan haftalar geçmiş olmasına rağmen Salih biraz sinirden uzak dini kitaplara kendini vermiş bir insan oluvermişti senelerdir. Doktorun yapamadığı tedaviyi Mustafa yapmıştı ona…
    Mustafa ahlaken çok düzgün efendi kendini İslami konularda yetiştirmeye çalışan sürekli kitap okuyan siyah saçlı 175 cm boyunda kahverengi gözlü saçları hafif dalgalı ve gömleğinin üzerinde örme yakasız süveter üzerinde bir palto gülünce dişleri gözüken okumayı seven yüzünde gamzesi olan nurani bir yüze sahip Allah ve Resul’üne kendini adayan üniv okuyan karakteri oturmuş bir gençti.
    …. Aradan bir ay geçmiş tüm zorluklara rağmen kargaşa ve Salih’in bazen sinirli davranışlarına rağmen sohbetler güzel geçiyor Salih’te artık namaza geliyor ve bu zaman içinde Mustafa ile kan can Müslüman’a yakışan bir kardeş olmuşlardı…
    Salih almadığı huzuru İslam’da bulmuştu artık nerede bir dini sağlam kaynaklı bir kitap görse okuyor Mustafa ile heyecanlı heyecanlı paylaşıyor bazen kızıyor ve gülümsüyor tabi doktorun verdiği ilaçları da kullanıyor..
    Mustafa’ya Salih’in annesi dua ediyor ikinci oğlum diyordu. Mustafa’nın annesi ile tanışmış oğlunun ne kadar mükemmel bir karakteri olduğunu annesine anlatmıştı.
    Artık Mustafa ile geziyorlar parklara gidiyorlar ellerinden kitap düşmüyor her yerde ilim konuşuyorlardı.
    BAZEN oluyor, Salih başı örtülü, erkekler ile parkta oturan tesettür değil kıyafeti tarz olan kızları görünce deliye dönüyor.
    -Tutma Mustafa beni öldüreceğim bunları bu dine zarar veren kişileri ne olur bırak Allah aşkına bırak… Diye bağırıyor Parka doğru bağırıyor Salih:
    Kaçmayın lan kaçmayın beni sinir hastası eden sizsiniz lan siz,  diyor ve sinir hastalarında olduğu gibi ağlıyor ve etrafa bağırıyor herkes ona hayretle bakıyor Mustafa Onu zorla tutuyor.
    Ve Sakin ol kardeşim Salih Sakin ol Bilirsin ki anlattığım hadisi Şeriflere ayetlere bir göz at.  Bak bu kitabın 50. Sayfasında da var öfke şeytandandır yazıyor sen şeytani güldüren olma Sen Allah Ve Resulünün ümmetisin hadi otur bu hadisi Şerif’in devamında öfkelenen kişinin ayakta iken oturmasını, öfkesi geçmiyorsa abdest almasını, oturuyor ise kalkıp orayı terk etmesini yazıyor. Hadi Salih Sen neler anlattın hadi kardeşim hadi otur…
    -Tamam, Mustafa oturuyorum sırf şeytani güldürmemek için oturuyorum ve artık bu hadisi şerifi dikkate alıyorum.
    -Hah şöyle bak bu kitabın 122. Sayfasında demin gördüğün kişileri yazıyor tesettürü sus sanan Allah için değil nefsi için örtüyü kurban eden kişileri Anlatıyor Peygamber efendimiz, aynen okuyorum bak.
    Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Ömrün biraz uzarsa ellerinde sığırkuyruğu gibi bir şeyler taşıyan birtakım insanları çok geçmeden göreceksin. Onlar Allah’ın gadabına uğrayarak sabaha ererler, Allah’ın nefretine uğrayarak akşama ererler.” Resulullah bir başka rivayette de: “Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığırkuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar, giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah’a itaatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dahi almazlar. Hâlbuki onun kokusu şu şu kadar uzak mesafeden duyulur” buyurdular.
    Ravi :Ebu Hüreyre
    Kaynak :Müslim, Cennet 53, (2857), 52, (2128)
    BU Hadisi Şerif her şeyi anlatıyor Onlar Cennetin Kokusundan Mahrum kalacak bırak cennete girmeyi asla ve asla kokusunu duyamayacaklar tövbe edip pişman olanlar hariç bu hadisi Şerif Kütübü Siteden alma sahih bir kaynaktır yukarıda kaynağı verilmiş Müslim ‘de geçer başka bir hadisi Şerif kitabı olan Ebu Davut ve İbni Hibban’ın kitaplarında da  bu hadisi şeriflere yer vermiştir.
    Sen üzme kendini Kardeşim onların gözleri kör olmuş görmüyorlar sokaklar da öyle biliyorsun ama sakin olmak Müslüman’ın kimliğidir Salih .. Bu kimliği kaybedersen Kimliksiz yaşarsın kimliksiz yaşayan insanın nereye bağlı olduğu kim olduğu belli değildir.
    Ona deli de derler sinirli de ama sessiz ve sakin olursan bak işte bu Müslüman derler. BU KIMLIĞI KORU ÇÜNKÜ SEN MÜSLÜMANSIN…
    -ALLAH senden razı olsun Mustafa bana hakikati gösterdin anlattın bana yap demedin birlikte yapalım birlikte gidelim dedin. Ben demedin hiçbir zaman biz dedin Annem ve Cami hocasından razı olsun Allah…
     Sen gelmeden önce neredeyse abimi sinirden öldürecektim Şimdi öyle mutluyum ki Senin gibi din kardeşim var.
    Salih ve Mustafa gözyaşları ile bir birilerine sarıldılar.
    Hadi hava kararıyor herkes evine dedi Mustafa bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan Salih’in düşünceli haline bakıyordu.
    Salih artık can sıkmak yok oldu mu can dostum can kardeşim…
    Al şu flaş belleği içinde güzel şeyler var bunu evde dinle…
    …..
    Herkes evine varmıştı Salih mp3’e Mustafa’nın verdiği şeyleri atmış dinliyordu. SEYTANIN HILELERI evliya radyo tiyatroları dini bilgiler, Peygamber Efendimiz ‘in hayatı vs. hepsi huzur verici bilgiler ve düşündürücü şeylerdi.
    Dudaklarından şu söz döküldü Aşk içinde Allah olunca dost oluyor arkadaş oluyor insana öfke de kalmıyor sinir de ALLAH’IM SANA ŞÜKÜRLER OLSUN ….
    ….
    Aradan 2 yıl geçmiş Mustafa ve Salih sıkı bir dost olmuş Salih düzelmiş camiye birlikte gidiyorlar her akşam evde sohbet ediyorlar ve bir amaç etrafında tavaf ediyorlar ALLAH RIZASI….
    TABI YA ALLAH RIZASI NE PARA NE PUL SİNİR BILE BU RIZA ILE YUMUŞAK BIR PAMUK OLUYOR….
    Artık onlar düzeldi Ya siz değerli okuyucular siz hala Allah’ın emirlerine sinirlenip namaz kılmıyor musunuz?
    Haşa! Haşa!
    ASİ GELMEK DEĞIL MI BUNLAR AÇIK GEZMEK NAMAZ KILMAMAK IBADETLERDE GEVSEK DAVRANMAK.
    Siniriniz kime sizi koruyan kollayan rahmet meleklerine mi? Yoksa kiramen katibin meleklerine mi??
    Kurana mı siniriniz, hadisi şerife mi???
    Bence hiçbirine değil siniriniz kendinize …
    NEFSİNİZİN SÖZÜNÜ DİNLİYORSUNUZDA ALLAHU EKBER DİYEN MÜEZZİNE KULAK VERMİYORSUNUZ…
    HAYDİ, SİNİRLERDEN SIYRILIP TÖVBE ETMEYE SECDEYE VE SEMAYA… SABIRA… ŞEFKATE… MERHAMETE…
    SABRI AYET VE HADİSİ ŞERİFLERLE BELİRTELİM Kİ PEKİŞSİN…
    Kur’an-ı kerimde sabrın önemi çok âyette bildiriliyor. Üç âyet meali şöyledir:
    (Sabredenlere, mükafatlar hesapsız verilir.) [Zümer 10]
    (Ey iman edenler, Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Allahü teâlâ elbette sabredenlerle beraberdir.) [Bakara 153]
    (Ey Resulüm, kâfirlerin eziyetlerine, ülülazm Peygamberler gibi sabret!) [Ahkaf 35]
    Sabır hakkında hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
    (İmanı en üstün olan; sabırlı, cömert ve hoşgörülü olandır.)[Deylemi]
    (Hak teâlâ, sevdiği kulu dertlere müptela kılar, o da sabrederse, ondan razı olur.) [Deylemi]
    (Kötü komşunun eziyetlerine ölünceye kadar sabredeni Allahü teâlâ sever.) [Hakim]
    (Allahü teâlâ, sabredeni sever.) [Taberani]
    (En üstün ibadet sıkıntıya sabretmektir.) [Tirmizi]
    (En şiddetli bela sabrın az olmasıdır.) [Deylemi]
    (Yeminle söylüyorum, uğradığı zulme sabredenin Allahü teâlâ şerefini arttırır.) [Taberani]
    (Geçim sıkıntısına sabredeni Allahü teâlâ Firdevs Cennetine koyar.) [Ebuşşeyh]
    (Kıt kanaat geçinecek kadar az rızka sabredenlere müjdeler olsun.) [Deylemi]
    (İki gözünü kaybeden sabrederse Cennete gider.) [Hatib](Müminin silahı sabır ve duadır.) [Deylemi]
    (Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim hükmüme razı olmayan ve verdiğim musibete sabretmeyen benden başka Rab arasın.)[Taberani]
    Yazan: Mustafa Kuş
  • 272 syf.
    ·8 günde·10/10
    O GEMİ BİR GÜN GELECEK

    Leyla ile Mecnun dizisi denince akılına bu cümle gelmeyen yoktur sanırım. Genelde kitabın kahramanları akıllarda kalır filmlerde de öyle esas oğlan esas kız vardır. Herkes onları sever bütün odak odur. Ben bu esas oğlanları değil hep yardımcı oyuncuları sevdim. Bu kitapta böyleydi benim için Leyla ile Mecnun dan çok İsmail Abiyi sevdim. Saflığı temizliği sabrı umudu neşeli halleri.
    Bana bile olmayacak hayaller kurdurup bekletti İsmail Abi.
    İsmail Abi sadece bir kitaba yazılan kahraman dizide bir karakter olmadı hiçbir zaman benim hayatımda. Umutsuzluk kapımı her çaldığında ben de salladım elimi o gemiye. Ben de başladım İsmail Abi gibi beklemeye.
    Dedim o gemi bir gün gelecek. Daha bu kitabı okumadıysanız geç kaldınız demektir. Bir an önce İsmail Abi yi tanıyın derim
  • Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)