İlk düşüncesi, "Şimdiye kadar bilmediğim ve bugün gördüğüm o yüce gökyüzü nerede?" oldu. "Böyle bir acıyı da daha önce hiç hissetmemiştim; evet, bugüne kadar hiçbir şey, hiçbir şey bilmiyormuşum. Ama neredeyim ben?"
İhtiyar değirmencinin başında takkesi, elinde oltasıyla yıllarca huzur içinde yaşadığı, torununun, gömleğinin kollarını sıvayıp kovada titreşen gümüş rengi balıkları yokladığı bu dar Augest bendinde; kürklü kalpaklı, lacivert ceketli Moravyalıların buğday yüklü, iki koşumlu arabalarıyla yıllarca, huzur içinde geçtikleri sonra arabaları bembeyaz olmuş, kendileri una bulanmış bir halde geri döndükleri bu bentte, bu daracık bentte şimdi yük arabalarının ve silahların arasında, atların altında ve tekerleklerin arasında yüzlerinin şekli ölüm korkusuyla değişmiş, birbirini ezen, ölmek üzere olan ve aynı şekilde öldürülme yolunda birkaç adım atmak için birbirini öldüren insanlar yığılmıştı.
... Bu sonsuz gökyüzünden başka her şey boş, her sey yalan. Ondan başka hiçbir şey, hiçbir şey yok. Hatta o bile yok, sessizlikten, sakinlikten başka hiçbir şey yok. Tanrı'ya şükür!.."
... Ölüm, yaralanmak, ailemi kaybetmek, hiçbir şey beni korkutmuyor. Ne kadar korkunç ve olağandışı görünürse görünsün, bir dakikalık şan, şöhret ve insanların beni şenliklerle kutlaması uğruna, insanların beni sevmesi, tanımadığım ve tanışmayacağım insanların beni sevmesi uğruna, değer verdiğim ve sevdiğim insanları, en çok sevdiğim insanları, babamı, kız kardeşimi, karımı şu anda feda edebilirim."
Saray ve kişisel nedenler yüzünden, gerçekten on binlerce insanın hayatının ve benim, benim hayatımın tehlikeye atılması mı gerekiyor?" düşünceleri geçiyordu.