"Ne oldu, Doktor, iyi misin sen?"
"Ne demek iyi miyim?"
"Sinirli görünüyorsun da. Yorgun gibisin. Ne oldu?"
Burton ellerini ceplerine soktu. "Bilmiyorum. Galiba yalnızım. Korkunç yalnız. Ne için olduğunu bilmeden tek başıma didiniyorum. Sizler için bir tatmin söz konusu. Bense sadece stetoskoptan kalp atışlarını dinliyorum. Siz bu kalp atışlarını aletsiz de duyabiliyorsunuz oysa."
"London olup biteni anlatıyor," dedi Jim. "Çılgına döndüler. Tanrım, çılgın bir kalabalık nasıl da ortalığı birbirine katabiliyor. İşte anlayamadığın bu Doktor. Benim peder tek başına dövüşürdü. Dövülürdü, döverdi. Onun ne kadar yalnız oldugunu hatırlarım. Fakat ben artık yalnız değilim ve beni kimse dövemez, çünkü ben artık kendimden daha fazla bir şeyim."
" Tam bir dinsel vecd hali, Bunu anlayabiliyorum. İsa'nin kanını içtiklerine inananlar gibi."
"Dinin canı cehenneme," diye bağırdı Jim. "Bunlar insan, Tanrı değil. Biliyorsun bunu." "Bir grup insan da Tanrı olamaz mı Jim?" Jim hızla ona doğru döndü.
"Sözcüklerle oynuyorsun Doktor. Sözcüklerden bir tuzak kuruyor, sonra kendin onun içine düşüyorsun. Ama beni düşüremezsin. Senin sözlerin bana hiçbir şey ifade etmiyor. Ben ne yaptığımı biliyorum. Tartışma beni etkilemez."
"Sakin ol," dedi Burton, kısık bir sesle. "Heyecanlanma. Ben tartışmıyorum. Sana soru soruyorum. Sizler soru sorulunca hemen öfkelenirsiniz."
"Böyle düşünmek isterdim Jim. Fakat benim kısa hayat deneyimim, hedefin araçlardan hiç de bağımsız olmadığını gösteriyor. İnan ki Jim, şiddet yoluyla sadece şiddeti inşa edebilirsin."
"Buna inanmıyorum," dedi Jim. "Bütün büyük şeylerin başlangıcında şiddet vardır."
"Ortada ne başlangıç var..." dedi Burton, "ne de bir son. Bana öyle geliyor ki, insanlık hatırlayamadığı bir kör dövüşünden gelip öngöremediği ve anlayamadığı bir geleceğe doğru gidiyor. İnsan. biri hariç, karşılaştığı her engeli, her düşmanı yendi. Kendini yenemedi. Nasıl nefret etmesin kendinden."
"Biz kendimizden nefret etmiyoruz," dedi Jim, "Bizi yere çalan, yatırıma dönüşmüş bu sermayeden nefret ediyoruz."
"Diğer taraf da insanlardan oluşuyor Jim, senin gibi insanlardan. İnsan kendisinden nefret eder. Psikologlar, bir insanın kendinden nefret etmesinin kendini sevmesiyle dengelendiğini söyler. İnsanlık da bunun gibi olmalı. Kendimizle kavga ediyoruz ve ancak bütün insanları öldürerek kazanabiliriz. Yalnızım. Hiçbir şeyden de nefret etmiyorum. Eline ne geçecek bütün bunlardan Jim?"
"Bir şeyler olacağını iliklerime kadar hissediyorum," dedi. "Sen beni kaçık moruğun biri sanabilirsin. Planlar başkaydı ama hicbir sonuç alınamadı. Yine de artık bir şeyler olacağını iliklerime kadar hissediyorum."
"Ne gibi şeyler?"
"Söylemesi zor, evlat. Hani su kaynamadan önce kabarmaya başlar ya. İşte öyle bir his, Ömrüm boyunca işçilerle bir aradaydım. Bu işte bir plan falan yok. Suyun kaynamadan önceki kabarışı gibi bir şey işte."
Gözleri sönükleşti, o gözlerde hiçbir ifade kalmadı. Başını kaldırınca çenesiyle boğazı arasından sarkan çizgi gibi iki deri gerildi.
"Belki artık açlık diz boyu, belki birçok patron işçileri işten atıyor. Bilmiyorum. Ama bir şeyler olacağını iliklerime kadar hissediyorum."
"Peki ama ne?" diye sordu Jim.
"Öfke," diye bağırdı yaşlı adam. "İşte bu. Bir kavgaya gireceğinde aklın başından gider, kan beynine sıçrar, boğazında bir şeyler düğümlenir, içini bulandıran bir şeyler olur, öyle değil mi? Tam da bu. Ama tek bir kişide değil. Herkes, milyonlarca ve milyonlarca insan tek bir kişiye dönüşüyor, ezilmiş ve açlık içindeki bir deve, işte o dev artık boğazının düğümlendiğini hissediyor. Yığın, ne olup bittiğinin farkında değil ama devin tepesi attığında hepsi orada olacak. Tanrım, bunu düşünmekten bile nefret ediyorum. Birilerinin boğazına dişlerini geçirecekler, yüzünü gözünü pençeleyecekler. Öfke dediğim bu işte."