Sarsıntının, yıkıntının, çöküntünün içinde kıpırdayan, bir türlü öldürülemeyen şey, şu onbir günü herşeyine karşılık dayanılır yapan şey artık yoktu. Uçup giden, belki bir daha hiç geri gelmeyecek olan. İçin için ağlarken, anlıyordu ki ağıdı bu yitip gidene, bu bir daha geri dönmeyecek olanaydı..
Her acı, kendi özgül sınırları içinde büyür, gelişir ve acı olmaktan çıkar. Artık o acı değildir...
O yaşanılmadan, hayatın değerleri eksiktir, tam değildir... Çünkü o, insan onuruna sahip çıkmanın gerekliliği duygusunu oluşturan bir etkendir... O, bilincin harcıdır... O, acıların içinden yiğitçe geçebilirse insanoğluna duyulan hayranlığın köprüsü olur...
Boyun eğmenin, o umursamazlığa dönüştüğü anlarda, herşeye bir durgunluk çöker... Bedende var olan ölümün yansımasıdır bu... beklenişidir... ve çok şey, kendi iç çelişkilerinin uzlaşma noktasını yaşar sanki... ve ayak sesleri bilinmez acıların ilk habercileridir...