Elif Sakarya

Herşey anlamını yitirmişti. Ölü eviydi Yaşar...
Reklam
Sarsıntının, yıkıntının, çöküntünün içinde kıpırdayan, bir türlü öldürülemeyen şey, şu onbir günü herşeyine karşılık dayanılır yapan şey artık yoktu. Uçup giden, belki bir daha hiç geri gelmeyecek olan. İçin için ağlarken, anlı­yordu ki ağıdı bu yitip gidene, bu bir daha geri dönmeyecek olanaydı..
Her acı, kendi özgül sınırları içinde büyür, geli­şir ve acı olmaktan çıkar. Artık o acı değildir... O yaşanılmadan, hayatın değerleri eksiktir, tam değildir... Çünkü o, insan onuruna sahip çıkma­nın gerekliliği duygusunu oluşturan bir etkendir... O, bilincin harcıdır... O, acıların içinden yi­ğitçe geçebilirse insanoğluna duyulan hayranlı­ğın köprüsü olur...
Boyun eğmenin, o umursa­mazlığa dönüştüğü anlarda, herşeye bir durgun­luk çöker... Bedende var olan ölümün yansıma­sıdır bu... beklenişidir... ve çok şey, kendi iç çe­lişkilerinin uzlaşma noktasını yaşar sanki... ve ayak sesleri bilinmez acıların ilk habercileridir...
Ne sevmek, ne üzülmek, ne kızmak, ne de her­hangi bir tepki için gücü ve dayanağı yoktu... İnançları bile bitkisel hayat yaşıyordu şimdi...
Reklam