Tasavvufçular ve felsefeciler arasında çok yanlış yerden bakılan bir konu; akıl-kalp bağlamı, karşıtlığı vs.. Bu konuya daha önce hiçbir yerde rastlamadığım bir bakış getirmiş, burda da paylaşılmalı bu bölüm ilgilisi için:
- (Tasavvufta akla itibar edilmez mi? ve kalbin durduğu yer aklın karşısı mıdır, yanı mıdır?) Aşk bağlamına gelince…Akıl konusu felsefi açıdan hep üstte tutulur, gönül ve aşk bir tarafta kalır, Bazen de gönül önemsenir ama akla itibar edilmez.? (Sf. 69)
Müellifin cevabı: Bu malesef hem felsefecilerin hem mutasavvıfım diyenlerin yaptığı ciddi bir hatadır. Bu iki kavram üzerinden kamplaşma yapılıyor. Hakikatte ise birbirine sırt dönmüş iki ayrı meleke yoktur. Birisi kalp, diğeri akıl diye iki ayrı organ yoktur. Tek bir bilme melekesi vardır. …Bu melekenin aşağı alemin nesnelerini tanımak için kullanılan şekline akl-ı meaş (akl-ı cüz’i) denir….Bu akıl cilalanırsa -tasavvuf tabiriyle konuşayım- nefs-i emmareden nefsi levvameye ve nefs-i mülhimeye geçerse yavaş yavaş ışık almaya başlar. Işık almaya başlayan akıl cilalanmaya başlar. Bu aklı yedi derece halinde işleyip külli akıl haline getirdiğimiz zaman o akla kalp diyor sufiler, yani küll-i akıl. Dolayısıyla sufilerin kalp dediği şey aslında akıl. …Gerçek akıl sahipleri sufilerdir. …Entellektüel kalbi melekeleri çalışan kimselerdir. Peygamberler ve veliler entellektüeldirler. …Gerçek manasıyla entellektüeli bir sufi olan Rene Guenon çok güzel izah eder. …mevlana Mesnevi’sinde şöyle der: Akl-ı cüz’iakl ra bednam kerd “Akl-ı cüz’I aklın adını kötüye çıkarıyor yoksa biz akla karşı değiliz. Akl-ı cüz’iye karşıyız.” Bir sufi akl-ı cüz’iye neden karşıdır onu izah edeyim. Aslında akl-I cüz’iye karşı değildir nasıl karşı olsun, bütün işlerini akl-ı cüz’iyle görüyor. Bir sufi manava gittiği zaman ilhamla