Tatliş kızım “Baba senin niye iyi bir işin yok?” diye zaman zaman soruyor. Epey konuşuyoruz ama belirli bir zaman sonra bu soru farklı kalıplarda tekrarlanıyor. Kızımın asıl takıldığı nokta ise elbette gelirimi beğenmeyişi, yeterli bulmayışı, ikinci olarak da yaptığım işi tam anlamıyla kavrayamayışı.
Kızımı anlayışla karşılıyorum zira bizim camiada birçok yayıncı, yazar, akademisyen bile editörlüğün ne derece önemli ve kıymetli olduğunu takdir etmekten aciz. Kaldı ki, sıradan vatandaş ne yapsın?
Yeni tanıştığınız birine mesleğinizi açıklamaya çalışmak ise en zoru. Ne kadar izah etseniz de muhataplarınızın çoğu ya sizi hiç anlamıyor ya da anlıyor gözükse de içten içe mesleğinize bir anlam veremiyor.
Ayrıca kaç kişi bir editörle tanışmıştır? Onlardan kaçı bir editörü işinin başında görmüştür? Elbette çok bilinen bir meslek değil. Bir kürsüden diploma alınarak edinilen bir meslek hiç değil.
Bir defasında servise bıraktığım aracımı teslim almaya gittiğimde yetkili mesleğimi sormuş ve öğrendiğinde hayretle şöyle demişti: Hayatımda ilk defa bir editörle tanışıyorum. Sonra klasik meraklı sorular ve neticede ise yine soru işaretli bakışlar…
İşimizin özü ise kimine göre anlamlar ve harfler dünyasının işçiliği kimine göre ise efendiliği...
Bir dönem geçimini bu işten kazanan Nazım Hikmet ise halimize tercüman oluyor ve her şeyi çok güzel özetliyor:
Ve ben şair musahhih
ve ben her gün
iki liraya
iki bin kötü satır okumaya
mecbur olan adam…
Niyet, insanın kendi derinine, bu dip noktasına doğru attığı bir iç adımdır. Bu adım sayesinde eylem benimsenir, tescil edilir veya içeriden teyid edilir.
Astronomların yakın yüzyıllarda ancak kullanabildiği paralaks metoduyla milyonlarca senedir milyonlarca canlıya çift baktırıp tek gördüren, her an onların gözlerine ve beyinlerine yüzlerce cismin uzaklığını ayrı ayrı hesaplatan kim?
Göz bir değil, milyonlarca mucize demektir. Çünkü yeryüzündeki milyonlarca canlı türünden her birinin elektromanyetik tayftan ayrı bir nasibi ve görmek fiilinden de ayrı bir nasibi vardır.