Samet

Reklam
Sokrates de bir elçi olabilir mi ?
Atinalılar, size tanrının bir vergisi olan beni mahkûm ederek ona karşı bir günah işlemeyin dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Ben tanrının, devletin başına sardığı bir atsineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Onun için, size, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı öneririm. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve tanrı size acıyıp başka bir atsineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size tanrı tarafından gönderildiğimin kanıtını mı istiyorsunuz? Bir tanrının ya da tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kez ve birçok yerde söz açtığımı işitmişinizdir. Meletos’un suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Birtür ses olan bu işaret, bana çocukluğumda gelmeye başlamıştı; bu ses hep beni göreceğimişlerden alıkor, ama, hiçbir zaman “Yap!” diye emretmezdi. Beni politikaya girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde olduğuna inanıyorum. Çünkü, Atinalılar, ben politikayla uğraşsaydım, besbelli ki çoktan yok olurdum ve ne size, ne kendime hiçbir iyilikte bulunamazdım.
Felsefe
Ruhani otorite olarak ad­landırılan her şeyi, bütün törenleri, ritüelleri ve doktrinleri sadece aklımızda değil, gerçek hayatta da tamamen redde­dersek, tek başımızayız ve şimdiden toplumla bir zıtlaşma içine girmişiz demektir; artık saygıdeğer insanlar olduğumuz günler geride kalmıştır. Saygıdeğer bir insanın o sonsuz, sı­nırsız gerçekliğe yaklaşması mümkün değildir. Böylece tamamen yanlış bir şeyi -geleneksel yaklaşımı­- reddederek bir başlangıç yapmış bulunuyorsunuz ama onu sadece tepkisel olarak reddederseniz içinde kısılıp kalacağınız başka bir kısırdöngü yaratmış olursunuz; aklınızdan bu red­dedişin çok iyi bir fikir olduğunu geçirir ama bu konuda hiç­ bir şey yapmazsanız, o noktadan ileri gidemezsiniz.
Birazcık zevkten mahrum bırakılınca neler olduğunu hiç gözlemlediniz mi? İstediğinizi elde edemeyince telaşlanır, kıskançlaşır, kindarlaşırsınız. İstediğiniz her neyse onu yapma zevki sizden esir­gendiğinde içten içe ne mücadeleler verdiğinizi fark ettiniz mi? Bütün bu yaşadıklarınız da bir çeşit korkudur, değil mi? İstediğinizi elde edememekten ya da elinizdekini kaybetmek­ten korkarsıniz. Yıllardır tutunduğunuz bir inanç ya da ide­oloji, mantık ya da hayat tarafından sarsılınca ya da sizden koparılıp alınınca, tek başınıza kalmaktan korkmaz mısınız? O inanç size yıllarca memnuniyet ve zevk vermiştir ve eliniz­den alındığı zaman terk edilmiş ve bomboş bir halde kalaka­lırsınız ve siz başka tür bir zevk, başka bir inanç buluncaya değin o korku içinizde kalır. Bence bu çok basit bir mesele ve bu kadar basit olduğu için de basitliğini görmemekte ısrar ediyoruz. Her şeyi zor­laştırmayı seviyoruz. Karınız bir başkasıyla ilgilense kıskanç­lık hissetmez misiniz? Kızmaz mısınız? Onu cezbeden erkek­ ten nefret etmez misiniz? Bütün bunlar size zevk, arkadaşlık, güven ve sahiplenmenin memnuniyetini vermiş olan bir şeyi kaybetme korkusundan ibaret değil midir? Zevk arayışının olduğu yerde acının da olacağını anlıyor­sanız, isterseniz o şekilde yaşayın ama o hayata bilinçsizce dalmayın. Ama eğer zevke son vermek istiyorsanız, ki bu ay­nı zamanda acıya son vermektir, zevkin yapısına tüm dikka­tinizi vermelisiniz; keşişlerin ve sannyasilerin(gezgin hindu dervişler) yaptığı gibi günah olduğunu düşündükleri için hiçbir kadına bakmayarak ve bu şekilde kavrama kabiliyetlerini yok ederek zevki kesip atmamalı; zevkin bütün anlamını ve önemini görmelisiniz. O zaman hayatınız büyük bir sevinçle dolar.
Hiçbir şeyin kalıcı olmadığının farkına varmak hayata tama­men farklı yaklaşmanızı sağlar.
Reklam