Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
54 dk. · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Stalker-Facia Karşısında
Aldo Tassone, 1981 yılında Tarkovski'ye, Stalker'ın insanı umutsuzluğa sürükleyen
bir film olduğunu söyler. Bunun üzerine Tarkovski şöyle cevap verir:

Hayır, öyle değil! Ben bir sanat eserinin, özellikle de bu filmin umutsuzluğa sü­rükleyen bir film olduğuna inanmıyorum. Filmde bir an umutsuz bir tema göze çarpsa da bütünde böyle değildir. Umutsuz temalar hemencecik geçiştirilmiştir. Bu film aslında bir tür rafinasyondur. Birbirinden ayrışmanın hikayesidir ama seyircide umudu yeşertecek kadar teması vardır. Nasıl ki Aristo, trajedi insanı temizler diyorsa bende bu film insanı arıtır, rafine eder diyorum.

Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 224)Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 224)
Serkan Mutlu, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Andrey Rublev-Hakikat Arayışı
Üç yıllık süre zarfında Rublov birçok şiddet ve cinayet olayına yakından tanık olur. Vladimir halkının Tatarlar ve onların Rus işbirlikçileri tarafından öldürülmelerine de şahit olan Rublov, kin ve nefretin yok edici gücünü ta iliklerine kadar hisseder. Yine Rublov, emirlerin fermanıyla ressamların kör edilişlerini ve bir Emirin kendi kardeşinin ağzına ve midesine kızgın kurşun doldurmasını seyretmek zorunda kalır. Kendisi de genç bir kadını kurtarmak gayesiyle giriştiği bir eylem sonucu saldırı halindeki düşman askerlerinden birini öldürmek zorunda kalır. Rublov artık yalnız ve kimsesiz biri olarak bir hücreye sığınır. Güzel bölüm "Andrey'in rivayeti ile musibet" kısmında ölmüş olan Teofanus'un hayaleti, öğrencisi Rublov'a görünerek kendisine 'hala iyiliğin kazanacağına olan inancını' taşıyıp taşımadığını sorar. Bu can alıcı soru sadece Rublov'a de­ğil, Gulak Rusya' sının başını çektiği XX. yüzyılın acı tecrübelerinin derinliklerinden bütün insanlığa sorulmuş bir sorudur. Andrey inleyerek şöyle der:

"Ah! Seni rüyamda görüyordum ... Onlar, her yeri yıktılar, yaktılar ve kadınlara
tecavüz ettiler. Kiliseleri darmadağın ettiler. Sen öldün, oysa ben bu musibeti
yaşamaya devam ediyorum. Gece ve gündüz insanlar için çalışıyorum ama
bunlara insan denir mi onu da bilmiyorum. Hayatım boyunca körmüşüm. Sen
haklıydın. Bir Tatar askeri gülerek kendileri olmasaydı da yine bizim birbirimizi
öldüreceğimizi yüzümüze haykırıyordu. Hayır! Ben artık buna devam edemeyeceğim."

Buna karşı Teofanus şu cevabı verir:

"Niçin? Onlar her şeyi yağmaladıkları için mi? Yaktıkları resimler dolayısıyla mı? Yok! Sen sadece günahlarının yükünü arttırdın. Benim de yarattığım bütün şeyleri yaktılar ama ben her defasında yeniden başladım. Sürekli işime devam ettim."

Bu, Rus zindanlarındaki cezasını çekmekte olan mahkum bir sanatçının evrensel
feryadıdır. Rublov, "Evet, her şeyi yaktılar." diye onaylar ve itiraf eder:

"Ben de bir günahkarım. Birini öldürmüşüm. Bir Rus askerini."

Teofanus:

"Bizim günahımız barbarlığa insani bir çehre kazandırıyor. İyilik etmeyi öğren.
Adaletli olmaya çalış ve Tanrı'nın günahları bağışlayıcı olduğunu hatırla!"
diye karşılık verince Rublov da:

"Onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum. Öyleyse, ben de onunla sessizlik anlaşması yapıyorum. Ama sen neredesin? Cennette misin?"

diye sorar. Tarkovski'nin bütün yapıtlarında en sarsıcı olan o söz Teofanus'un
ağzından çıkar:

"Evet, ama bu öyle senin hayal ettiğin bir cennet değildir."

Dostoyevski' den esinlenen bu hikayedeki Alyoşa ve İvan arasında geçen söyleşide
bir kez daha Rus sanatında, imanın derinliklerindeki iyilik ve güzellik tartışılmaktadır. Andrey sükut eder. Tasvirlemek, imgelemek ve konuşmaktan vazgeçer. Yıllar sonra ansızın kendi elleriyle yaptığı bir çan onun yeniden kendine gelmesinin yolunu açar. Filmin renkli görüntülerinin arka planından son cevabı işitiriz. Dostoyevski'yi anımsatacak bir şekilde "Güzellik dünyayı kurtaracaktır." yargısı, çekilen acılara bir umut olur. Böylelikle sanat, mutlaklığın öteki yüzü olarak bilinir ve insanın cehennemi dünyasının üstündeki yerini alır. Sanatçının sorumluluğu, mutlak hakikati aramaktan başka bir şey değildir. Öyle ki ahlaki ve zor olan bu görev insanı cehennemden kurtarma çabasından da daha üstündür. Zira sanatçının çabası, böyle bir kurtuluşu da beraberinde getirebilme potansiyelini taşır. Tarkovski'nin Andrey Rublev üzerine
yazdığı kısa notlardaki özel mesajı da unutmamak gerekir:

"İmkansız olmasından çok, uçma arzusu, tekniğini bilmeden önce çanı yapma
hevesi, daha önce hiç kullanılmamış bir yöntem ile Ressamlık ... Bunların hepsi
öncelikle insana muhtaçtır. Yaratışın bedelini ödeme, kendini işinin derinliklerine
kaptırmak ... Yaratış bütünüyle sahici bir fedakarlıktır."

Tarkovski'nin yapıtları günümüzün kahramanlık destanları gibi dururlar. Oysa
yaşanılan zaman artık kahramanlığı önemsememektedir. Onun bütün filmlerinde,
insanın kendisini ve dünyayı tanımaya yönelik mücadelesi vurgulanmaktadır:

"Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerimin ana
teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır. "

Tarkovski bu "idealist insan tiplemesi"nin yapıtlarının odak noktası olduğunu düşünüyordu. Şu an bütün filmlerini göz önüne aldığımızda, onun sonsuz çabası sonucu ortaya çıkan bu "insan tiplemesi"nin yapıtlarının can damarını teşkil ettiğine yakından tanıklık etmekteyiz. Andrey Rublev'in sonunu hatırlayalım!
Herkes genç Boris'in kilise çanı için gerekli olan döküm sırrını bildiğini zannetmekteyken gerçekte Boris bunu bilmemektedir. O, sadece çanın kullanım sırrını öğrenebilmek için araştırmaya hazır olduğunun farkındadır.

Bu yolda canını tehlikeye atarak ilerlemektedir. Sonunda başarıya ulaşır. Boris
çanı yapmayı başarır ve gözü yaşlı bir şekilde Rublov'un kucağına düşer.
Tarkovski, "Ben bu gencin seçmiş olduğu yolu çok iyi biliyordum. O, çanı, belli
olmayan sonuca kendisinin bile göstereceği tepkiden habersiz (meydana gelecek
sonuç ve belayı hesaba katmadan) olarak yapmıştır. Bu, dünyadaki en asil davranıştır ... Sanatçının içindeki bu alev, onu ızdıraplara sürükleyerek yıpratan ve nihayetinde onu canından eden bu düşünce, dünyada yapılabilecek işlerin en önemlisi ve hayırlısıdır. " der.

Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)Kayıp Umudun İzinde, Babek Ahmedi (Sayfa 207)
., bir alıntı ekledi.
9 saat önce

Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir.

Şualar, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 143)Şualar, Bediüzzaman Said Nursî (Sayfa 143)
Emre, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ı inceledi.
 9 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Türk edebiyatının roman olarak (bazı çevrelerce roman olduğuna dair şüphe duyulsa da) kabul edilen ilk eseri. Edebiyatımızda daha önceleri benzer eserler verilmediğinden teknik açıdan oldukça kusurlu bir yapıt. Romanda iki ayrı hikaye anlatılıyor. O dönem içinde yazarın sanat kaygısı ikinci planda olduğu için kesin bir tavırla kahramanlar arasında taraf tutuluyor. Kahramanların iç dünyası hareketleriyle anlatılıyor, bunun en büyük sebebi ise romandaki malzeme yoksunluğu ve bilinç akışı tekniğinin yazar tarafından uygulanamaması. Roman sanatında olmazsa olmaz şeylerden bir tanesi de kahramanların değişim yaşamasıdır, ancak görülüyor ki Talât bir değişim yaşamazken Ali Bey büyük değişim yaşar. Talat'ın olayların başındaki durumuyla sonundaki durumunun aynı olması roman sanatına aykırıdır. Nedensellik bakımı açısından yine zayıf bir kurguya sahiptir. Olgu kuruluşuna değilinilecek olursa; Saliha Hanım'ın hikayesinin anlatıldığı bölüm teknik açıdan başarılı bir bölümdür. Anlatıcı Saliha Hanım'dır ve Talat'ın hikayesinin anlatıldığı bölüme kıyasla daha başarılıdır. Talat'ın bölümünde ise anlatıcı üçüncü bir kişidir (figür olmayan anlatıcı). Yavan bir kurguya sahiptir. Romantizmin etkisi fazla görülmese de kitabın sonu çok rastlantılı ve ölümlüdür yine bunun sebebi de malzeme eksikliği ve yazarın sanat kaygısını göz ardı etmesidir.

Habib Polat, bir alıntı ekledi.
11 saat önce

Kendi toplumundan dışarı çıkmamış, başka bir millet tanımamış, farklı bir çevre, din, kültür, ırk, ahlak, edebiyat, sanat, felsefe ve tarih görmemiş, okumamış ve anlamamış, kendi çevresinde mahpus kalmış bir kimse şüphesiz kendisine ve sahip olduğu değerlere yabancıdır.

İnsan, Ali Şeriati (Sayfa 31 - Fecr)İnsan, Ali Şeriati (Sayfa 31 - Fecr)
Mine Arapoğlu, Beyaz Gemi'yi inceledi.
 13 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Kitabı okuduğum vakit aklıma gelen türkülerden birinin cümlesi ile başlıyorum incelemeye, belki de inceleme başlığı gibi okumalısınız:

"Sevgiye mezar kazıldı."

Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi ile ilgili yazdığı yazıda şunu söylüyor: "Doğru sanat, insanı derin düşüncelere de sürüklemeli, insanı sarsmalı, insanda acıma duygusu uyandırmalı, kötülüğü protesto etmeli, insanı üzmelidir." Belki de en çok bu yüzden seviyorum Aytmatov eserlerini, günlük hayattan küçük detayları bulup onu öyle güzel, öyle derin işleyip bizlere sunuyor ki okurken nasıl bu kadar bizi dünya ile karşı karşıya getirdiğine şaşırıyorum.

Kitabın konusuna dair hiçbir bilgim olmadan buradaki Aytmatov etkinliğini görüp de okumaya başladığım Beyaz Gemi, beni çok derinden etkileyen içli bir türkü gibiydi. Kitaptaki imgeler o kadar ince işlenmişti ki ne gereksiz bir bölüm ne de gereksiz bir karakter vardı. Evet, tüm karakterler aslında arkasında olan bir başka gerçeği temsil etmek adına yerleştirilmiş kitaba:Çocuk, Mümin Dede, Orozkul, Bekey, Nine, Seydahmet, Gülcemal, Kulubeg...
Hatta eşyaların bile birer kahraman olduğunu görüyorsunuz kitapta çocuk okul çantasına: "Biliyor musun, ben dürbünle de konuşurum. Şimdi üç kişi olduk: Ben, sen ve dürbün." şu cümlenin içindeki gizli hüzün gözlerimin dolmasına neden oluyor. Küçücük üç haneli bir köyün yalnızlığında büyümeye çalışan çocuğun kendisine oluşturduğu masallarla dolu tertemiz yaşantısı kitapta okuyacaklarınız. "Ah hep yaz olsa" hülyaları kuran çocuk saflığının insanlığın kış mevsimi ile tanışmasını anlatıyor benim için kitap.

Bir maralın boynuzuna oturmuş da beyaz gemiyi seyreden çocuğun bulunduğu kapak bile aslında çok şey anlatıyor kitaba dair, size içimdekileri ağız dolusu anlatmak, yazmak isterdim ama sonunu söylemekten, hikâyenin büyüsünü bozmaktan korkuyorum sevgili okur.

Derin bir hissiyatla ama duru da bir akılla okuman gerek kitabı çünkü bu kitap tam anlamıyla kalemin kılıçtan keskin olduğunu ispat eden kitaplardan biri. "İyiliğe kötülükle karşılık veren"lere, insanları köleleştirenlere bir başkaldırı!

Kalbimde de zihnimde de kitaplığımda da en özel kitaplarım arasında olacak olan bu kısacık ama yoğun anlatımlı kitabın yorumunu son bir teselli alıntısı ile noktalıyorum: "İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça hak ve doğruluk denen şey de varolacaktır."

Yaşımız kaç olursa olsun çocuk vicdanımızın ışığıyla hak ve doğruluktan ayrılmamak duasıyla...

Toprak, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okuyor

Ama sanat tarihinin genel görünüşünü bir bütün olarak ele aldığımız zaman, sanatta öz ve biçim değişmelerinin, eninde sonunda, toplumsal ve ekonomik değişmelerin sonucu olduğunu görmeden edemeyiz...

Michael Haneke Filmleri, Barış KılınçMichael Haneke Filmleri, Barış Kılınç
Ahmet şimşek, bir alıntı ekledi.
16 saat önce

İnsanoğlunun yazgısı bu:
Köledir insanların çoğu, en çok da ünlü kişiler hele
Kendi tutkularının, isteklerinin ve daha nelerin kölesi değiller ki?
Toplumun kendisi bile insanları incelteceği yerde,
Yıkmaz mı içimizdeki o ufacık iyiliği:
Kendini kimsenin yerine koymayan kalpsizler yaratmaktır
Dünyadaki tuzu kuruların uyguladığı bu toplumsal sanat.

Don Juan, Lord ByronDon Juan, Lord Byron

Yeni bir edebi tür olsan mesela, ölçün kuralın olmasa sana başlayan kafa, göz dalsa edebiyata
sanat yapıyorum diye saçmalasa suçu da sana atsa
Ne güzel olur değil mi?

Cem Eren, bir alıntı ekledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi

Bir kısımları diyor ki, bu toplum toptan bozuk. Bu,
gemisini kurtaran kaptandır düzeni, bu altta kalanın canı çıksın düzeni, bu temeli sömürme olan düzen... Bütün kötülüklerin temeli bu düzendir, diyorlar. Suçu tüm düzene yüklüyorlar.

Bana da öyle geliyor ki, öfkeyi bıraksak da, düşünüp taşınsak da, gerçekten kötü olan bu düzenden yakayı kurtarsak... Ne dersiniz, geç kalmadan bu işe hemen başlasak mı?

Ucuz öfkelerden, ucuz yüklenmelerden, gününü gün
etme yoksulluğundan, ucuz ünlerden vazgeçsek de..
Bence vakit kalmadı... Hiç mi hiç kalmadı. Yirminci yüzyıla gülünç olmayalım.Ucuz kazanç, ucuz bilim, ucuz sanat, ucuz ün... Herşey ucuza...

Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, Yaşar Kemal (Sayfa 57)Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne, Yaşar Kemal (Sayfa 57)