Yeniden başlayacağız.
Bıkmadan, usanmadan, yeniden deneyeceğiz.
Dünyanın bütün olumsuzluklarına rağmen, güneş her sabah yeniden doğuyorsa, her sabah yeni bir güne açıyorsak gözlerimizi, bunun bize sunulan en büyük şans olduğuna inanıp “yeniden” diyeceğiz... Bir kez daha... Yeniden... 🥰
Sıfırdan başlamalı insan bazen. Hiç ölmeyecek gibi yaşamalı, hayaller kurmalı ama bunları yaparken anı kaçırmamalı. Bizim eksiğimiz bu işte; ileride çok güzel bir hayat yaşamak istiyoruz ve bütün
İskender Pala denince aklımıza genellikle tarihi ayrıntılarla bezeli, edebi yönü güçlü ve okuru bambaşka yüzyıllara götüren o derin anlatılar gelir. Ancak Soygun, yazarın bu klasik çizgisinin dışına çıkarak modern bir polisiye-gizem kurgusuna adım attığı farklı bir deneme.
Kötü bir kitap diyemem; yazarın kalemi ve anlatım becerisi yine kendini hissettiriyor. Ancak dürüst olmak gerekirse, İskender Pala’nın diğer eserlerinde beni içine çeken, sayfaları heyecanla çevirten o "alıp götüren" büyüleyici atmosferi bu kitapta tam olarak bulamadım. Kurgu fena olmasa da, yazarın alıştığımız o derin ruhu ve edebi yoğunluğu bu modern aksiyonun içinde biraz gölgede kalmış gibi geldi.
Farklı bir İskender Pala kalemi görmek ve hafif tempolu bir gizem hikayesi okumak isteyenler şans verebilir. Ama yazarın o eski, kalbe dokunan edebi büyüsünü arıyorsanız, beklentiyi biraz makul tutmakta fayda var.
Eklemeden geçemeyeceğim hikayede beni en çok üzen konu kitabın sonunda bazı sırların hala saklı kalmasıydı.
“Aşk seni yavaşlattığı için. Fakat asıl yapman gereken, yavaşlamaktı.”
Her şeyi net olarak görebilen Hayalet iç çekti. Yavaşlamanın en iyi yolu etrafına bakmaktı. En iyi ölüm tam anlamıyla yaşadıktan sonra gelendi. Bunların ikisini de başaramamıştı. Ama şimdi her şeyi düzeltecekti. Rüya gören gençlik haline bir şans verecekti.