Saqelenge

Saqelenge
@saqelenge
Azla mutluluk çokla didişmekten iyidir. Denis Diderot
O akşam son durağa iki durak kala değişik bir şey oldu. Her zamankinden farklı olarak tek kalmadım otobüste. Biri daha vardı. Kızıl saçlı kız. Paltosunun yakasından dökülen saçlarını eliyle topladı ve çantasından çıkarttığı tokayla saçını atkuyruğu yaptı. Arkadan görüyordum, aramızda dört koltuk vardı. Ineceğim durağa geldim, inmek için yerimden kalktım ve otobüs şoförüyle dikiz aynasında göz göze geldim. Düğmeye basmak için kapıya gittim. Sonra kızın benden sonra otobüste yalnız kalacağı aklıma geldi. Muhtemelen bir sonraki durakta ya da kesinlikle son durakta inecekti. Ama o zamana kadar şoförle yalnız kalacaktı. Zeynep ve Elif aklıma geldi. Ikisi de bu kız gibi öğrenciydi başka şehirlerde. Böyle otobüsle okula gidip geliyorlardı. Her telefonda tembihliyordum, “Geç saate kadar dışarda kalmayın, hava kararmadan eve gidin, otobüste, dolmuşta tek kalırsamz, durağa gelmeden inin, başka otobüse binin” diye. Bu haberler, gazeteler paranoyak yapmıştı hepimizi. Sonuçta şoför de ekmeğinin peşinde. O da aile babası, o da ahlaklı, namuslu, delikanlı adam ama yine de abiyim ben. İçine bir kurt düşünce duramıyor insan. Kıyamıyorum kızlara, sade bizim kızlara değil, hiçbirine kıyamıyorum. Otobüs şoförüne tekrar baktim, adam normal görünüyordu ama sanki gözü de göz değildi. Otuz yaşında falan ya var ya yok; genç. Kız ondan daha da genç, üstelik güzel. Yani kesinlikle o gözle bakmıyorum, kardeşim yerindedir ama Allah için kız güzel. Butona basmadım ama şoför otobüsü durdurdu beni ayakta görünce. Zaten her akşam aynı durakta iniyordum. Öğretmendim evet ama okul çıkışı bir kitapçıda çalışıyor, saat onda kitapçı kapaninca, 22.45 otobüsüne biniyor ve aynı durakta iniyordum. Bu kez inmedim. Hemen oracığa oturuverdim. Şöför ters ters baktı ama bakarsa baksın. Butona basmamışım kardeşim,
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ali Rıza öğretmen başını otobüs camına yasladığında Hacılar’ı da, verdiği emeği de, çocuklardan aldığı cevaplarıda unuttu. Aklını dolduran tek şey; nasibinin seni bir gün mutlaka bulduğuydu. Her şey insana yazılıyor diye düşündü; ama bazen ulaşmıyor. Bilmediğimiz nedenlerle dolaşıp duruyor hayatın içinde. Bazen yanından geçiyor insan yazgısının, bazen elinden tutuyor ama bunun kaderi olduğunu anlamıyor. Tam yakalayacak gibi oluyor ama uçup gidiyor. Sonra bir gün, hiç hesapta yokken, hiç beklemezken, başka âlemlerdeki seyrini tamamlıyor senin olan şey, çıkıp geliyor ve seni buluyor. Omer’ in saati gibi. .. Ali Rıza Öğretmen, biliyordu ki, günlerce başka kollarda gezen saat zaten Ömer'indi...
Çeşme başında sürüklenirken kırılıyor ilk Fehime. Kalp kırıklığı böyle bir şey. Kırıldığı yetmez, sağa sola saçılır kırıklari. Fehime’nin kalp kırıklarını kimse süpürmüyor yerden. Bir kürek dolusu kırık var oysa, yürüdükçe ayaklarina batıyor, tabanlarını kesiyor, dilim dilim yarıliyor vücudu, kan akıyor Fehime’nin içine, kuruyup kalıyor öyle. Ağlamıyor, gülmüyor, hissetmiyor Fehime. Bekliyor sadece. Kanadıkça daha çok bekliyor. Hiçbir zaman affetmiyor peşine düşmeyen ailesini, affetmiyor ama unutmuyor da. Bir omzunda kocasının, anasının, çocukların, evin yükünü taşıyor; bir omzunda unutulmuş olmanın yükünü. Fakat kadınlar yükü sadece omuzlarında taşıımiyorlar, sırtlarına da biniyor, karınlarına da, kasıklarına da. Iki çocuk doğuruyor Fehime, peş peşe. Evdeki iki çocuğun annesi doğumda ölmüş, ölür müyüm diye bekliyor, ölmeyeyim diyor, ölürsem başka bir kızı kaçırır sonra. Insan iyiyse hep iyi kalıyor. Kendi yerine gelebilecek kızlara kıyamıyor Fehime.
Gerçekten ölmüş Vecdi Kartal. Bizimkiler doblonun arkasına yükleyip de getirdiler tabutu. Şimdi burada tabuttan uzun uzun bahsedeceğim, ama bırakayım tabut konuşsun. Çünkü tabut, karşıdan bakınca konuşuyor, o derece güzel: “Almanya’dan geldim ama dilinizi biliyorum çünkü Muğlalıyım. Maunum, kulplarım pirinç, içim dışım vernikli. Muğla’da üretildim, Almanya’ya ihraç edildim. Tek kullanımlık tabutum ben, öyle diğerleri gibi içine yatır-göm, yatır-göm bir durumum yok yani. Transfer tabutu diyor Almanlar bize. İşte başka memleketlere mevta gönderirken kullanıyorlar. E boş tabutu geri göndermek de tabut parası kadar olacağından, tabut gittiği yerde kaliyor, artık sonumuz ne olur bilinmez. Ben şahsen hep bir Norveçli falan taşırım diye hayal etmiştim. Nedense o insanlara karşı ayrı bir ilgim var. Fakat gele gele Vecdi geldi. Bizde derler hep, taşıdığın insanın günahına göre ağırlık çöker üstüne. Yemin ederim Vecdi gâvur ölüsü gibi oturdu içime. Anladım bunun ne mal olduğunu da, işte taşımam diyemiyorsun. Kimin omuzlarında taşındığın da önemli tabii. Vecdi’yi almaya gelenlerde gram keder yoktu. Çimento çuvalı gibi attılar beni de Vecdi’yi de doblonun arkasına. Dedim başlangıcımız böyleyse, sonumuz hayır olsun inşallah."
O yıl, devlet parasız yatılı sınavı için duyuru yaptı öğretmenimiz. O sınava girmek istediğimi söyledim öğretmene, yalvardım hatta. Çalıştım, çok çalıştım ve kazandım. Annemi, babamı Nurşen’le birlikte bırakıp çıktım evden. Okulun ilk günü, ilk ders... Herkes ayağa kalktı, adını söyledi. Eski okulumuzdaki gibi annen ne iş yapıyor, baban ne iş yapıyor sorusu da yok. Kısa sürdü tanışma merasimi. Sıra bana geldiğinde, ismimi söyledim. Kalbim hızlandı, çok hızlandı. “Ayşen Durmuş” dedim. Öğretmen yoklama kâğıdında ismimi aradı, bana baktı, tekrar listeye baktı. “Öğretmenim kimlikte Nurşen ama herkes bana Ayşen der” dedim yutkunarak. Öğretmen üstünde durmadı, dolmakaleminin kapağını çıkarttı, Nurşen’in üzerine kocaman bir çizgi çekti. Yanina Ayşen yazdı. Dolmakalemden tek bir mürekkep damlası bile damlamad1 kâğıda. Öyle muntazam yazdı... Bütün bir geçmişin üzerini çizer gibi yazdı: Ayşen Durmuş.